29 Aralık 2012 Cumartesi

BİR YENİ MESAJINIZ VAR!


Yine cumartesi diyordum,sınav var yine.haftanın 6 günü okula gittiğimin uzun zamandır farkındayım.çünkü çok uzun zamandır süre gelen cumartesi sınavları bitmek bilmiyor.ve al,bir cumartesi daha.evde kahve bitmiş,altıma bir eşofman geçirip bakkala gittim ve bakkal,”oouu en kıymetli müşterim gelmiş” dedi.hangi ara bu kadar samimi olmuştuk?ben gerçekten de o kadar çok bakkala giden bi insan mıydım?o amca beni gerçekten tanıyabilmiş miydi?babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi?...
Kahve var mı dedim.var dedi.e alayım o zaman amca dedim.paket yok 4 tanesi bi milyon dedi.o sıra kendimi kaybetmiş olmalıyım ki,eve bir poşet kahveyle döndüm.zaten tipim yeterince tinerciye benziyordu sabah sabah,bir de elimde 1 poşet kahve..bu kız evde kendini kesiyor diye adım çıkacak mahallede.melankolinin dibini son 5 gündür yaşıyordum herhalde ki artık o kahvelerin çekmeceyi karafatma gibi doldurduğunu görünce bir gülme tuttu beni.allah aşkına dedim aa ayça,senin neyine melankoli.içimdeki melankoliği öldürmek için bardağın bir ucunu kırıp karnıma sapladığımı hayal ettim,meğerse kendimi pıçaklamıştım adeta!bir black swan daha oracıkta can veriyordu,tek önemsiz farkımızsa benim kuğuya pek benzemememin yanında sabah sabah az buçuk baliciyi andırıyor olmamdı.
dün yaptıklarımı düşündüm ve kendimle o kadar başarılı dalga geçtim ki,rencide olduğumu bile hissettim.notlarımın düşük gelmesinin üzerimde yarattığı “hiçbir şey iyi gitmiyor!” adlı klasik depresyon sarmıştı dört bir yanımı.kendimi o kadar kaybetmişim ki melankoliden,kendimi Kadıköy’de bulmayı bırak,kuzenim beni Kadıköy’de buldu.o derece kaybolmuşum yani.baya bi kaybolmuşum.ama iyi kaybolmuşum maşallah,önümü alamamışlar.şimdi vereceğim bir örnek şeridinin gayet açıklayıcı olacağını düşünüyorum,bıçaklarınızı hazırlayın,bileklerinizi sıvayın.


 Aslında o şuanda iyi.vapura binmiş,dışarı oturmuş,tatlı bir rüzgar yüzüne vuruyor ve martıların vapurla yarış edercesine uçmasını keyifle seyrediyor.









etraftaki mutluluğu da göstermek istercesine haydarpaşayı,denizi,güzel havayı görmek,göstermek istiyor.


Ama sonra bir sınav sonucunun açıklandığını,beklediğinin yarısı kadar not alabildiğini öğreniyor.ve melankoli adeta sayfayı yeniliyor.şimdi vapurdan inmiş durumda,ne tarafa yürüyeceğini bilmiyor,savruk savruk dolanıyor etrafta ve gerçekten evrenin ona yardımcı olmadığının bir kanıtı olarak görüyor bunu.ve kendini şu halde buluyor:

daha sonra bu fotoğraflara bakınca karnıma ağrılar girdi.dışarıdan kim bilir nasıl gözüküyordum ve kuzenim beni bu halde bulduğunda nasıl gülmemek için kendini zor tutmuştu?notum düşük geldi diye bir de kendimi denize atsaydım madem,ya da “bunlar bana göre değilmiş” deyip okulu bıraksaydım,hep istediğim güzel sanatlara kendimi adayıp,bir tiyatro oyuncusu olup çıksaydım.şimdi dalga geçiyorum ama o zaman aklımdan bunların hepsi bir bir ve ciddiyetle akıp gitti.bakınız telefonuma neyi not almışım:”martıların işi ne kadar kolay.sabah oluyor hadi bakalım başla uçmaya,akşamlara kadar tek yaptığı bu.martı olsaydık daha mı iyi olurdu acaba?ya da lisede bize o Martı kitaplarını okutmasalardı daha bi iyi olurmuş sanki..her an uçmaya çalışabilirim.”
Ve arkasından bu yazıya sebep olan fotoğrafı patlatıveriyorum:



Montumu çıkarıp uçmaya hazırlanacak oluyorum ve neyse ki kuzenim geliyor.bir güzel bana kızıyor,kendime işkence ettiğimi söyleyip beni çok güzel bir makarnacıya götürüyor.yolda ona şişman ve çirkin hissettiğimi anlatıyorum.ve klasik ‘yatkalkşükret!’ örnekleri anlatmaya ve halkın içinden birebir göstermeye çalışıyor.
Makarnacıdan çıkıyoruz,ben daha iyiyim.bir sürü balıkçı ve kasabın olduğu bir sokaktan geçiyoruz ve zaten balık sevmeyen ben,yeni yıl süslemeli bacaklarından asılmış hindileri de görünce “ölü hayvan sevenler derneği sokağı”ndan geçtiğimizi düşünerek balıklarla gözgöze gelmeden o sokağı bitirmeye bakıyorum.Akmar’a gidiyoruz,kuzenim arkadaşıyla kitap alacak.ben biraz açık havada oturup onları beklemeyi öneriyorum ve bunun bana iyi geleceğini düşünerek hemen tamam diyorlar ve sonuç:

                   melankoli beni yine yalnız yakalamış,ve nostaljik fotoğraflar çekmeye zorlamıştır.

İşleri bitince onlar da yanıma gelip birer sahlep söylüyorlar.içten içe bir Hayallah’da oluyorlar tabi.sahlepler bitince kalkıp takıcılara gidiyoruz,2 metrekare alan ve bayanlar kendini şaşırmış durumda.allah kimseye ucuz takıcı açmayı nasip etmesin yareppi o ne öyle..birbirlerinin üzerinden küpe seçip,bileklikler için kendilerini kaybediyorlar.dışarıda yığınla bekleyen sevgili ve içeride sevgilisinin dışarıda beklediğini unutmuş otuza yakın bayan.yaklaşık on kişiye çarparak kendimi dışarı atıyorum.kuzenim ve arkadaşını beklerken banka oturuyorum,sevgilisini bekleyen erkek tayfasının yanına.ve o anda yine bir şey çarpıyor gözüme:

Bir hayvanlar derneği kurarım, vejetaryen olurum,fotograf çekerek para kazanır,mühendis de olmayı veririm gibi düşünceler vahiy gibi beynime inerken kuzenimin arkadaşı  yanıma geliyor.köpeğin gayet keyfinin yerinde ve bugün havanın  gayet sıcak olduğunu,biz bu kadar yorulurken onun aylak aylak yatıp uyuduğunu ve asıl bizim ona özenmemiz gerektiğini anlatarak canımı sıkmamamı söylüyor.yani aslında hayallerime üflüyor bir yerde.ah ne güzel de vejetaryen olacaktım derken oradan uzaklaşıyoruz.günün gerisi klasik eve dönüş falan filan ve aklımdaysa bugünkü sınavım.

Daha sonrasında bizi çok güzel bir şey bekliyor aslında.yeniyıl ve ondan da önemlisi kuzenimin doğum günü,Emoş’un.her yazımda arka planda o var fark etmişsinizdir tıpkı bu yazıdaki gibi.çünkü o hayatımda hep var ve her şeyi beraber yaşıyoruz.hem beraber yaşadığım hem de hayatımın ilk 20 yılını beraber geçirdiğim kuzişim biraz kartlaştı,21 yaşında olacak.ilk kırışığını beraber fark etmek ve o yaşta bile seni botoks için acile kaldırmak kadar salak olabilmek dileğiyle tatlı kuzenim,nice 21 yaşlara.
                                                
                                                   ÖNCESİ:

                                                     SONRASI:


23 Aralık 2012 Pazar

Louis Armstrong - When The Saints Go Marching In

oturcağına biraz mutlu ol,böcek ilacı gibi Louis Armstrong.



KUSTURANA KADAR MERABA


Meraba.
Mikrofona üfler,seyircilere bakar,kağıda bakar,mikrofona bakar ve başlar..”En başından beri yazmam gerektiğini biliyordum,anlamak onların işi ve açıklamak bana göre değil, sessiz kalmak mümkün olmadığından vermişler ya sana üç beş tuş,bas gitsin dünyasında yaşıyorum ve yazıyorum” dedi içinden.seyirciler ona bakıyor,fısıltılar artıyor ve sıcak sanki gittikçe bunaltıyordu.keşke dışından da diyebilseydi bunları.ama diyemedi,kızardı,bozardı bir sesi titredi iki gözleri doldu ve üç ..orayı göremedim ben tuvalete kadar gitmiştim.
Ve tekrar meraba.
Öncelikle teşekkür takdirden daha önemliymiş gibi geliyor bana,bunu belirteyim.sonralıkla ortaokul ve lisede, karneyle birlikte verilen takdiri bir noktaya kadar anlamışımdır da şu teşekkür olayını hiç anlamam.okula geldiğim için mi bu teşekkür,derse girdiğim için mi?çabalayıp da anca bu kadar not alabildiğim için mi,yoksa fark etmeden bir iyiliğim mi dokundu?”bir şey değil” demem gerekiyor mu,oturabilir miyim?teşekkürler.takdire şayan olamadın,e bari teşekkürler,o zaman olsun madem yine de teşekkürler.
Kuru bir teşekkürü kendine yedireme sen,ama o her zaman takdirden daha sıcak,daha samimi.belki daha büyükleri varmış gibi geliyor daha fazlası olurmuş sanılıyor ama yukarıdan teşekkürleri duymazken aldığın takdirin ne anlamı var?hadi inanma ama unutma,o teşekkürü duymak için yine aşağı ineceksin.
Bu da son meraba.
Ve en samimisi de “meraba”.sabah evden çıktığında duyduğun ilk şeyse o “meraba”,anlarsın o güzel bir gün ve bitkin halin yok olur bi anda.dünyayı kurtaracak enerjiyi bulmaya çalışırsın ama bırak yaşamak için olanı sana yetsin.çünkü herkesin ihtiyacı var buna ve mahrum bırakma,herkese sürekli de MERABA!.

Sen hiç kaşıktan çikolata gördün mü?ben görmedim.ama kahve dünyasında çikolatadan kaşık var tonlarca.sıcak çikolatanın yanında yenilen ufak fıstıklı çikolataları kaşık çikolatayla götür ağzına.ve sıcak çikolatayı karıştır çikolatadan kaşıkla.o da olsun ufak çikolata zerreciği,ve bak:artık o hiçbir zaman tekrar çikolatadan kaşık olmayacak.özle ama bekleme çünkü bu çikolatalar sana yeter de artar bile.
Sigarayı iki parmağının son noktasına sıkıştırarak içen insanları seviyorum.kuaför çırağı tırnağı rengi oje ararken mutlu oluyorum ve en yakın zamanda bir lomography almayı düşünüyorum.çünkü o balık gözü şeklinde bile fotograf çekebiliyor ve plastikten olması bana çok samimi geliyor.

Bu da böyle bi yazı adlı trajedinin sonuna geldiniz ama konseptim olarak görüşürüz değil de bu sefer MERABA.



22 Aralık 2012 Cumartesi

YOĞURT BİTMİŞ


 Biz,çayla su ihtiyacını karşılamaya çalışan bir nesil tarafından yetiştirildik.öyle bir kökten bahsediyorum ki hala süregelen,”çay demlemesem delirecektim” adı altında örgütlenmiş bir avuç teyze görünümlü bir milyon insan ediyorlar.öbek öbek desem değil,göbek göbek desem daha yerinde,3 kelimede anlatacağını 28 cümleyle özetleyen,üstüne 1 kat da 7 kat da kazak giysen aynı şaşkınlıkla “BÖYLE Mİ DIŞARI ÇIKTIN!” diyebilen,ilginç şekilde kelleşmişine rastlayıp da uzun saçlısına rastlamadığım,her konuda (bilip bilmediği açısından hiç fark yaratmaksızın!) bir fikre sahip ve bu fikri paylaşmaktan gocunmayan hatta senin dinlemek isteyip istemediğini hiç umursamayıp,istememe ihtimalin yüzde doksan olsa da onu sıfıra yuvarlayan üstün canlılar onlar.(İNSAN DİYEMEDİ)
 Aynı nesil,süt sevgisi aşılayamıyor arkadaşlar.ben çok iyi hatırlıyorum(!)-2 yaşındaydı- biberonla çay içtiğimi,fakat oldum olası sütten nefret etmişimdir,2 damla süte 5 kilo kaymak düşmesinden kaynaklanıyor olsa gerek.kardeşimse ailede “inek mi alsak?” soru işaretlerini yaratacak kadar süt sever bir insan olmuştur hep.onlar,su içmeyip “çayda da su var!” teziyle sıyrılabiliyorlar işin içinden hemen ama ben süt sevmeyerek geçirdiğim çocukluğumun etkilerini şimdi yaşıyor ve ailemin de “bari yoğurt yesin” desteğini 20 yıldır sırtımda taşıyarak haftada 2,5 kilo yoğurt yiyen bir insan olup çıkıyorum.karlı da sayılırım,çünkü yoğurt nesquikle yenmiyor ve zararlı kimyasallardan uzak bir hayat sürüyorum.(AĞLIYOR)
Umurunda olan şeyler çok güzel aşılanıyorken,pek de takılmayanlar ufak uyarılarla,ileride ortaya çıkabilecek sıkıntılara karşın azalarmaya ve ben demiştim demeye pay çıkarabilmek için kurulmuş ufak tezgahlardır.mesela ben kaşıkla nutella da yerdim “ayça kızım çok zarehehlele” (tam söylemiyor bile çünkü çok da umursamıyor.)mesela ben evin duvarlarına resim de çizerdim,”ayçacııııııım..neyse….hadi yemek hazır hadi”.bunun yanında kat kat peçetelerle orkid reklamlarındaki su deneylerini bizzat yapmışlığım,aynalara rujlarla yazılar yazmışlığım(okuma yazma bilmiyorken hem de :O) ,annemin topuklularının topuklarını kırmışlığım,boyamışlığım,kalem olarak kullanmışlığım var.ayrıca bakkaldan adım adım 2 saatte dönüp annemlere polisi aratmışlığım,5 katlı vitrine tırmanmaya çalışıp dudağımı patlatmışlığım da var.bütün bunları hatırlarım ama annemin hiçbirine verdiği tepkiyi hatırlamıyorum.çünkü o gerçekten de kızmaz,bağırmaz falan derken böyle böyle al işte böyle zenci pislikler olduk çıktık ben ve kardeşim.gerçi toplum,market müziklerinde bile oynayan o küçük kızdan çok da değişik birşey beklemiyordu değil mi?
Benim şuan panik olacağım en büyük problemim evde yoğurdun bitmiş olması.eskiden amuda kalkıp,köprü kurup,şpagat açabiliyordum.şimdiyse en fazla cama çıkıp “yardım edin,yoğurt bitmiş!!” diye bağırabiliyorum.
insanlar değişebiliyor büyüdükçe ve eskiden kafana taktığın sorunlar komik geliyor şimdikilere bakınca…yoğurt bitmiş diyorum YOĞURT BİTMİŞ!.... 


AY BİZ Bİ ŞAŞIR!

                                           

20 Aralık 2012 Perşembe

Nasa da çok biliyomuş.

 zaten hep dalgaya alıyorduk değil mi?hiçbir zaman takmıyorduk ve "salak mıyım ben yaa." diyorduk etraftakilere.ama itiraf et,saati 00.00 görünce için bir cız etti,kaydı gitti..şuan 12 dakikadır 21 Aralık 2012deyiz ve hala yaşayanlarımız var.kıyametin kopmadığını iddia edenlerse bugün evden dışarı çıkmamış olanlar.
20 Aralık'ta evden çıktığımda an itibariyle kıyamet yüzüme gözüme kopmuştu aslında,ama ben onu küçük sevimli kar tanecikleri sanmıştım.bir önceki yazıma dayanarak (HERE COMES SANTA CLAUS) bir şey itiraf etmek istiyorum ki hemen şuracıkta,bildiğimi sandığım birşeyin üzerinden yaşamayalı 1 yıl geçtiyse ben onu unutuyormuşum,şuursuzca konuşuyormuşum, özlediğimi sanıp duygulanıp yazılar yazıyor bir de utanmadan hemen gelse istiyormuşum.ben tam bunları yaşıyorken gerçekler beni durduruyormuş,duygusallığımı poşete koyuyormuş,üflüyormuş üflüyormuş,tepesini çevirip ÇAT! diye kulağımın dibinde patlatıyormuş,duygusallığı yüzüne gözüne sıçramış Ayça'nın çirkefi kabarıyormuş ve kuşanıyormuş çıkardığı terliğini dünyaya karşı.işte şu noktada bir savaşçının,bir survivor'ın,bir direnişçinin yaşam öyküsünü paylaşmak geliyor akıllara,yani BENİM.
iki tane sınavım var diyorum haftasonu,ne geziyorum ne sinemaya gidiyorum ne alışveriş yapıyorum nasılsa önümüzdeki hafta sınavlar bitecek ben yılbaşı havasına gireceğim,1 hafta da olsa rahat edeceğim,tatlı tatlı kar yağacak ve istediklerimi sığdıracağım ya o haftaya,isyan etmiyorum,kabulleniyorum.başlıyorum haftaya ve tahmin edilenden katbekat sıkıcı olduğunun farkına varıyorum,dur diyorum sakin ol şampiyon,güzel günler de gelecek.(GELMİYOR)bir ıkınış,bir çırpınış,geliyorum perşembeye kadar.ve yılın ilk karı konulu sevimli bir gün görünümlü trajik saatler zaten geç kalmamla başlıyor.giyinip dışarı atıyorum kendimi.kar yağıyor yüzüme yüzüme,"ay ne kadar tatlı" diyorum(ASLINDA HİÇ DEĞİL).okulda işimi 16.00da bitiriyorum ve bir haber geliyor,okul 16.30dan itibaren tatil oluyor.AY BEN Bİ ŞAŞIR!o dakikaları dışarıdan bir haber yaşamamdan kaynaklı,farkında bile değilim kar olmuş mu sana dağ gibi..hemen eve gitmeliyim ampulü yanıyor kafamda.ama algım düşük zannedersem,biraz geç yanıyor.ben otobüse biniyorum ve beşiktaş iskeleden
yıldız teknik'e ulaşmamız 1 saat sürüyor.(bahsettiğim mesafe 2 durak canım)tam o anda okulun ertesi gün de tatil olduğunu öğreniyorum.hadi yine iyiyim ve çat,sınavlar erteleniyor......1)o zaman okula niye gittim?.2)o zaman bu hafta niye hiç gezmedim?.ve 3)sanırım hiç sınavım olmayan bir hafta kalmadı..kısık gözlerim ve sinirli tavırlarımla insanları izliyorum,iniyorlar otobüsten,yürüyorlar.taa ki son insan ininceye kadar benim ısrarla otobüsle gitmeye çalışma çırpınışlarım sürüyor fakat son yaşlı teyzeyle rencide bir şekilde ben de inmek durumunda kalıyorum.şimdi genel bir artı eksi listesi yapacak olursam eğer,ortamda bulunanlar:önümde yürümem gereken 10 durak,okula neden gittim sanki lanetleri,"madem sınav iptal olacaktı"yla başlayan cümleler,göle dönmüş yollar ve ayağımdaki UGG..ortamda bulunmayanlar ise: eldiven,bere,şemsiye,kar botu..değerlendirmemin sonucunu hemen şu dakika içerisinde öğrenebilirsiniz:boku yemiş durumdayım!.kar hala yağmaya devam ediyor,kapşonum uçuyor,elimle tutuyorum,elim oluyor mosmor,ayaklarım dönüyor akvaryuma,bacaklarımı hissetmiyorum,bir sürü insan arabaların arasından yürüyor ve ben kendimi Revalution'ın trailerında sanıyorum..tam yaklaşıyorum derken arabanın teki kontrolden çıkıyor ve kayarak üzerime doğru geliyor.hiçbir şey yapamıyorum o an farlarına bakmaktan başka ve 1 adım ötemdeki koca çöp  kutusuna çarpıyor.bense bakakalıyorum.elim ayağım kesiliyor deyimi yerindeyse..(İLK DEFA BU KADAR YERİNDE).kimsenin umruna olmuyor ve ben kendime geldiğim gibi uzaklaşıyorum oradan.1 saat otobüste beklemenin ve 1 saat de yürümenin sonucunda eve geliyorum,donmuş,yorulmuş,ıslanmış ve şok olmuş bir vaziyette.kapıyı kuzenim açıyor.ona sarılıp ağlamaya başlıyorum titreye titreye."insan hayatı bu kadar kolay mı" diyorum ve evet öyle.sakinleştiriyor beni,kendime geliyorum,bol limonlu çorba içip koltukta uyuyakalıyorum.
şimdi kimse bana "kıyamet de kopmadı" demesin,yarın evden çıkarmaya çalışmasın,kartopu atmaya kalkmayı bırak,kardan adam yapma teklifinde bile bulunmasın.çünkü kış sevgime tecavüz edildi ve yılın ilk karı bence kusmuk gibiydi.


                                  ESKİ HAYAT ENERJİM                                            

                                    YENİ HAYAT ENERJİM

he bak nasa da çok biliyomuş açın okuyun bi.

 12-21-2012 Just Another Day-Nasa.gov


iyi miyi geceler değil.öpmedim de tatlı da rüyalar da görme hiç.mayalar yesin beyninizi.

14 Aralık 2012 Cuma

ONUN AĞZI HEP "HI-HI" !








Herşeyden önce kendine yapar.gülümser ama önce kendine,kimse görmez,masanın altına girer ve GÜLÜMSER!








Sonra etrafına bakar ve yine,içindeki bitmeyen mutluluğu saçar etrafına ,GÜLÜMSER.











Arkadaşını beklersin,çay almayı beklersin,yemek sırası beklersin.sağa sola bakarken onu görürsün ve o yine GÜLÜMSER köşeden.
















Laf sokar gibi, kimsede olmayan enerjiyi,mutluluğu sanki kendinde toplamış gibi,çıkar bir de ortalığa kıskandırır gibi GÜLÜMSER DE GÜLÜMSER.










O kim mi?o kışı getiren cüce.allık sürüyor,krem şantiden sakalını çok seviyor,bilmiş havasını ilkokul 1de öğrendiği “çiçek ol” temalı kol bağlama hareketinden alıyor ve kırmızı şapkasını keli görünmesin diye takıyor bence.
Uyurken bile mutludur heralde.GÜLÜMSER ve yine ve yine ve yine.


                                                                                                                            
 mutlu kışlar.

12 Aralık 2012 Çarşamba

HERE COMES SANTA CLAUS


Neyi severim biliyo musun?Kar kokusunu..içine çektiğinde soğuktan bütün solunum yolların donar.temiz ama derindir.uzun yıllar Ankara’da yaşamamın verdiği tecrübeyle artık anlıyorum.eğer ellerini cebinden çıkarınca parmakların kaskatı kesiliyorsa,burnun kıpkırmızı oluyor ve konuşurken ağzından buhar çıkıyorsa ve en önemlisi ben burnumu çekmeden 1 gün dahi geçiremiyorsam, dostlar kar geliyor demektir.
Trafikte kalmıyorsam,pantolonum çamur olmuyorsa,telefonumu kara düşürmüyor ya da karda kayıp düşmüyorsam,ellerim buz kesmiyorsa,saçlarım bozulmuyorsa,makyajım akmıyorsa ve burnumu silecek bir mendil bulabiliyorsam,sıcak bir ortama girdiğimde ellerim şişmiyor,yüzüm kızarmıyorsa en önemlisi de suratıma doğru gelen bir kartopu yoksa yani tüm bu istisnaları yok sayıyorsam eğer,pencereden karı seyretmeyi kastediyor ya da başka birinden bahsediyor olmalıyım.Çünkü tüm bu sefillikleri bizzat yaşayıp,kışı hala mutluluk olarak tasvir eden yeryüzünde bir salak,herhalde sadece ben varım.işte orda durunuz bayanlar baylar! açınız şunu ve okumaya devam ediniz:


Kafamı gökyüzüne kaldırdığımda yüzüme değen minik kar tanecikleri beni her zaman gülümsetmeye yetmiştir.çünkü o yağınca ılıyan hava,çünkü kış,çünkü yeni yıl;yeni kararlar,yeni heyecanlar,eskiyi unutturan yeni umutlar,bütün aileyi toplayan sıcak yemekler, senkronize yanıp sönen ufak lambacıklar,kırmızı kıyafetler,sevimli hediyeler ve en güzeli küçük ama hepimizden süslü o tatlı yeşil ağaçlar ,varlığıyla hepimizin içini ısıtmaya yeter.
O zaman hadi!evi süsle,kendini süsle,asla gerçekleştiremeyeceğin kararlar al,arkadaşlarına sadece kırmızı olduğu için aldığın anlamsız hediyeleri ver,ellerin donsun,trafik dursun,burnun aksın,peçeten olmasın,kafana kar topu yediğin için dengen bozulsun düş,bir de pantolonun ıslansın,olsun,değiştir,kaloriferin yanına geç ve sıcak kkeeEEEEHH!yeter be!.. bu kadar da olmaz ki canım!
O zaman asıl şimdi hadi!. 1)kartopu atan arkadaşına küfret!.2)pantolona küfret!.3)kara küfret!.4)kırmızı diye boşu boşuna para harcadığın saçmasapan hediyelere küfret!.5)trafiğe küfret!.6)otobüsten in!.7)otobüse küfret!.8)kendini tutama!.9)yoldan geçen amcaya küfret!.10)amca çaksın ağzına iki tane.11)kendine gel!.12)amcaya küfreden ağzından utan!.13)kendine küfret!.14)nefes al,geçti,geçti.15)ve artık kışı daha çok seviyorsun.
Kabulleniş her zaman daha fazlasını sevebilme yoludur.nefretini çıkar ki sevmeye daha çok yer kalsın.ellerini cebine sok ki,hep yumuşacık kalsın.gereksizleri sil ki,yenileri hatırlamaya yer olsun.ışığı yak,çocuk korkmasın.kardeşine söyle eve geç kalmasın.mumu üfle,onlar alkışlasın.vur patlasın,çal oynasın.hayat geçsin,dünya dönsün,şaraplar açılsın,kadehler kalksın,içilsin,içilsin saçmalansın,seçmelensin.ama DUR!
Geriye saymayı sakın unutma!giremezsin yoksa yeni yıla.dalga geçerler,hor görürler “nasıl girdin yeni yıla” derler.sen de dersin işte:

  Uyanırsın 1 Ocak sabahına,kafanda kurduğun yeni planlar,yapacağın büyük değişimler ve aldığın kocaman kararlar.sonra düşünürsün,bakarsın ve:


8 Aralık 2012 Cumartesi

SADECE 2 DAKİKA

Kenarı siyah çerçeveli bir resme çok uzun süre baktığınızda resim size,yaklaşıyormuş gibi gelir.zaten kenarı siyah çerçeveli bir resme çok uzun süre bakmak da mantıklı değildir.ama bazen bir şeyi olması gerektiğinden çok daha uzun süre devam ettirirsin.çünkü o an sadece onu yapmak istersin.onu bırakma seçeneğini hiç düşünmez,hatta süre zarfında mutlu bile olursun.peki sonra dönüp baktığında kaybettiğin zamanın verdiği geridönüşümsüzlük hissi paha biçilebilir mi, tarif edilebilir mi?aptallık mıdır,sorumsuzluk mu?bile bile yaptığın ve cevabına da keyfinin kahyasını şahit tuttuğun küçük bir düşüncesizlik olarak gör bunu,ama düşün.sadece 2 dakika.kendine hesap verme saatinin mi geldi?o halde haydi hepimiz kendimizi avutalım ama sen sadece düşün.


               

6 Aralık 2012 Perşembe

NİLÜFER SÖZ SENDE


  “Günaydın sevgili dinleyenler,saat 09.40 ve Ayça bugün radyonuzda..soğuk ve yağmurlu bir sabah İstanbul’da ve Office Hour’la sizlerleyim.bi de bişey daha dicem ay sen söyle,gelmiyo dilimin ucunda.neyse bir şarkı gireyim belki arada hatırlarım bir şeyler.bu şarkı da tüm sevip de sevilmeyenlere gelsin. * Olly murs-dance with me tonight.” ….Biliyordum,radyo spikeri olsam o güzel ve insanı rahatlatan konuşmanın böyle devam edeceğini biliyordum.”tüh,iyi gidiyordu be” sözlerini duyacağımı biliyordum.kelimeleri yanlış kullanacağımı,şarkıları mikrofona mikrofona söyleyenle aynı anda söylemeye çalışacağımı,konuşurken araya yanlışlıkla şarkı sokacağımı ve anneme babama selam göndereceğimi de biliyordum.işte sırf bu yüzden ve tüm sevenlerimin de desteğiyle radyo spikeri olmadım.
Eskiden “içindekiler” diye bir klasörüm vardı ve sabah biriktirdiğim fikirlerimi akşam oraya yazardım.nur ve akıl topu gibi bir çocuk olarak dünyaya gelmişim ki,o klasörü kullanmaya devam etmeyi unutup bütün notlarımı telefonuma kaydetmeye başladım ve ne mi oldu dersin.evet,telefonum bozuldu,reset atıldı,vodafone simgeli ekran fotografı yapıldı,bütün rehber,bbm,özellikle de notlar teker teker silindi ve Müslüm Gürses’in bir şarkısı telefona atılarak Ayça’ya teslim edildi.kısaca kendimi betimleyeyim,iç dünyasında bitmiş bir Ayça,dış dünyasına bunu savunma mekanizması olarak geçirir ve kabuğunu yırtarcasına sadece 30 lira ödeyip telefoncudan çıkar.
     
                                                İÇ DÜNYA                                                                          
                                                                                                                                                                                                                            
                     











                                                 DIŞ DÜNYA

                     


Ama kendimi koyuvermedim ve hemen arkadaşlarımın fotografını burun mesafesinden çekip duvar kağıdı yaparak başladım işe.facebook,twitter,fourspuare carttı,curttu onun numarasını al bunun bbmini ekle derken bir yandan da annene babana “telefonum bozuldu ama..” konuşmasını onlar “nee, kızım noldu ,niye oldu, sen hiç dikkat etmiyosun zaten yerlere atıp duruyordun olacağı buydu…” nidalarına giremeden bitirmeye çalış.OLUR BE! Bu benimkisi tam bir “insan neyle yaşar?” sorusunun cevabıydı.
İnsan telefonla yaşar! öyle İngilizcede ,teknoloji bizim karakterimiz değiştirdi,tiknoloji bizi kütü itkilir,yiz yize kinişalım..miymiymiy presentationları sunmakla olmuyor.yarım günlük telefonsuz kalma deneyimlerime dayanarak söylüyorum ki,tek başıma okulla çarşı arasındaki 5 dakikalık mesafeyi bile “şimdi kaçırılsam,pamuğu dayasalar burnuma atsalar arabaya..” tarzı düşüncelerle 3 dakikada gidip gelmişim,haberim yok.çünkü saat takmayı sevmem ve telefonum yok.yani saat yok.teras katında bıraktığın arkadaşların bakıyorsun,yerlerinde yok.ee çantanı onlarla bırakmıştın çantan onlarla gitmiş o da yok.”gerilim var stres var hep acı var bu dünyada” diyerek tam kendimi pıçaklayacaktım ki,günde en az 5 kere iki bina arasında tavla oynayıp kahve içen arkadaşımın fazla uzaklaşamayacağını düşünerek kendimi sakinleştirdim ve aşağı indim.( günde en az 5 kere iki bina arasında tavla oynayıp kahve içen arkadaşım,gerçekten de fazla uzaklaşamamıştı.)
Sırf bu yaşadığım gerilim yüklü gün yüzünden,buradan sevgili Josh Dollar hocamıza sesleniyorum:”hocam,nasılsınız iyi misiniz?teknolojinin zararlı olduğunu düşünmüyorum SİZ HİÇ TELEFONSUZ KALDINIZ MI!!, en yakın zamanda presentation vidyomu çekip bloguma koyucam buradan izlersiniz,göbek çok şeker olmuş öptüm.”

Kilit nokta şudur ki,çoğu zaman telefonsuz vakit geçirmeyi tercih ederim diyen Ayça telefon bağımlısı olmuş haberi yok.günde en az 5 kere iki bina arasında kahve içip tavla oynayan arkadaşının tavla oynadığı kişi ta kendisiymiş,haberi yok.tavlada yüksek lisans yapmaya karar vermiş,haberi yok.sınav açıklanır haberi yok,quiz olur haberi yok,eve gelir kapıda kalır meğerse kuzenine anahtarı bırakmış ama kuzeni evde yokmuş,haberi yok.ışığı buzdolabının arkasına elini sokarak kapatır,çarpılacak haberi yok.hasta olur haberi yok,o olur haberi yok bu olur haberi yok.YOK ALLAH YOK…işte “dünyadan bir haber yaşamak” adlı eser olarak yaratılmamın verdiği farkındalığın savunma mekanizması olarak kullandığım tepki: ”ben ne yaptığımı biliyor muyum?”,bütün zorlu ve meşhakatli yolları aşmama yardımcı oluyor.ve buradan da görülüyor ki,resmen Allah mı koruyor ne yapıyor henüz bir quize geç kalmışlığım,tavlada yüksek lisans yapmışlığım ya da bir belediye çukuruna düşüp ölmüşlüğüm yok.
Zorlu geçen günlerimden birini sizlerle paylaştım.şimdi yüz yüze konuşmaya ve telefonsuz bir hayata tepki olarak küllerimden yeniden doğuyorum ve bir sivil toplum örgütü kuruyorum.daha fazla gaza gelmeden yazıyı bitirsem mi ne yapsam ben?öyle yapayım en iyisi..
Ve Ayça radyonuzda sevgili dinleyenler,saat 10.55,bugünlük sizlere veda ediyorum.Radyonuz açık olsun..Nilüfer söz sende.


26 Kasım 2012 Pazartesi

"DÜNYA'NIN SUYU" YARIN AKŞAM KANALD'DE


Dünya'nın sonu geliyor.güneşli ve kurak bir hava,koskocaman binaların arasından kamera inerken adamın teki anlatmaya başlar.Newyork'un terkedilmiş,harabeye dönüşmüş,eski havalı metropol havasından eser bile olmayan görüntüleri perdede akarken bizler de "allahım neler olmuş buraya böyle?" sorularımıza birer birer yanıt buluruz.ya kıyamet kopmuş,ya dünya beklenmeyen hava koşullarına maruz kalmış,ya zombiler basmış,ya çöplük haline dönmüş ve terkedilmiş ya da salgın bir hastalık herşeyi kahretmiştir.bunlara daha birçok alternatif üretebilirim çünkü çokça filmi aynı girişte, farklı gelişimde fakat aynı sonuca bağlanarak bitirmişliğim var.benim en çok merak ettiğim kısma geliyorum şimdi herkes hazır olsun:bu kadar sansasyon oluyorken ve dünyanın suyu çıkıyorken Türkiye'ye ne oluyordu?acaba bizler ne yapıyorduk?bu tarz filmleri izlerken illa ki bir noktada kafamdan bunlar geçer ki,çekilen filmlerin %35inin dünyayı kahretmeye yönelik olduğunu varsayasak sanırım ben akşam ne yiyeceğimden çok bu konu üzerinde düşünüyorum.Eğer bu tarz filmlere arkadaşlarımla gittiysem 1. gelen klasik cevap "biz daha olayın başında herhangi bir alametle zaten yok olmuşuzdur." olur.bence durum aynen de böyle.bakıyorsun Newyork ortadan ikiye ayrılıyor,Eiffel desen sizlere ömür adam hala helikopterle uçuyor,mağaralara kaçıyor bir şekilde yolunu bulup kurtuluyor arkadaş ölse de kurtulsak diyorsun içinden.peki ben neden durum aynen de böyle diyorum:çünkü bizim insanımız öyle bir durumda kaçmaya üşenir kelime-i şaadet falan derken sular seller bizi alıp götürür.ya da üç beş azimli kaçmaya çalışanımız olur çatırt diye yer yarılır ve içine düşmek suretiyle hevesleri kursaklarında can verirler.Ee imkanlar da kısıtlı,bi helikopter olsa 30 kişi binilir helikopter düşer,daha dünya sapasağlamken toplu katliam olur gibi gibi şeyler.işte şu noktada bir uyarıda bulunmak isterim,filmdeki son 5 yaşayan kişiden yakışıklı,kaslı ya da sarışın seksi olan bireyimiz var ya,o aslında yok.o aslında yokluktan göz yanılması.hem zaten olsa da öyle filmdeki gibi yan yana kaçamazsınız canım,o brezilyada kaçmaya çalışıyor olurken sen çarpık kentleşmenin serin sularında boğuluyor olursun.ağlama ağlama...

Daha fazla üstünüze gelmek istemiyorum benim bile biraz içimde his kaybı,kayması veya hafiften bir burkulma oldu.ama olsun biz de Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan bir ülkeyiz sonuçta..neyse hiç olmadı şimdi bu,ben iyisimi hayal dünyamı çürütmeyeyim de unicornlar var sanayım.umut kapısı bu belli mi olur,belki biz de boğazı uzun atlama yapıp Trumb Towers'a tutunuruz da tam düşecekken Antonio Banderas bizi helikopterle gelip alır...pardon ya uyuyakalmışım noldu?yakışıklı olan öldü mü?o öldüyse film benim için biter.gerisini göz ucuyla izlerim,burun kıvırırım,yakışıklıyı erken öldüren yönetmene küfreder,yakışıklının arkasındansa "gül gibi çocuktu" diye ağıt yakarım ve SON.ışıklar yanar,yerler ve üstüm başım mısır olmuş bir halde ben toparlanmaya çalışırken ,müzik eşliğinde filmin yazıları perdede akar.yakışıklının ölümüne ağlamaktan şişmiş gözlerimi insanlardan kaçırmaya çalışırken bir daha bu filmlere gitmeyeceğime yemin ederim.ama yine giderim,yine giderim.(olmadı televizyonda da veriyorlar zaten) kaçırmadan izleme şansını böylece çaba harcamadan elde ederim ve kendimi dünyanın en şanslı insanı hissederim.şimdi artık , herkesin kendine iyi bakma vakti geldi. İyi geceler tatlı şeyler.

24 Kasım 2012 Cumartesi

KAPA KAPA


Ah Ayça,of Ayça.o kadar dalga geçiyorsun da Gün geliyor eline düşüyorsun bu teyzelerin.İşte o gün,yataklara düşüp hasta olduğun gündür kardeş,yapmayacaktın..başına büyük iş aldın..akıllı olup kendine bakacaktın ama yoooooook düştün ya bi kere başlıyoruz işte:
1-ıhlamur iç
2-vitamin al
3-vitamin zararlı portakal ye
4-portakal suyu iç boğazına temas
5-onlar hasta olmadan önceydi direk antibiyotik
6-gargara yap
7-tuzlu su çek
8-hepsini geç burun spreyi 
9-bal ye
10-lahana iç
11-yeme buharını çek
.ılık su iyidir
.sıcak duş al
. hava al
. evden çıkma
.uyu
.uyuma
.battaniye ört
.üstünü örtme
.atlet giy
.çorap giy
.saçını kurut
.çakralarını açtır
.kurşun döktür
.bardak çektir
.oku üflettir
.limon bal ye
.sarımsak soğan ye
.giy
.çıkar
.çalkala
.aç
.
.
.
.......derkeeeeeeeen.

Ben ne yaptım dersiniz dostlar?Hiç anlamamışım demek ki,kalktım alışverişe gittim...kıyafet dene,çıkar.o mağazaya gir,bu mağazadan çık,o tarafa yürü,şu poşeti taşı,görevliyle muhabbet et,soğuk su iç,terle,üşü,aç kapa tak takıştır yap yapıştır..hoooop!ben ordan  bi medium serum alayım!çok yakıştı.World karta 3 taksit.30 tl hediye çeki.şifreyi giriniz,iyi günlerde kullanınız.
 Ve Ayça hakeder teyze tavsiyelerini,kafa sallar,kafa sallar, evet der iyi geldi bal,iyi geldi tuzlu su, antibiyotik,çay çorba duş açık hava.. Kapa kapa,iyi geceler.

23 Kasım 2012 Cuma

BURADAN YAKINIZ


 Kocaman bir kucaklaşmayla içeri girdim.Annem daha nasılsın demeden bildirim gelmişçesine kızarmış burnumu görüp,bu kadar vurdumduymazca hasta olduğum için beni kınadı.Kocaman kızdım tabi,artık kendime bakabilmem gerekliydi ama ben yeni nesil bir Selçuk Yöntem'mişçesine hiç aldırmadan yaşamaya devam ediyordum.Bana kalırsa en azından ses tonum sayesinde söylediklerim sanki daha ciddiye alınmaya başlanmıştı.(BANA KALMADI) Hatta halimden memnun bile sayılabilirdim eğer halim olsaydı..Neyse ki Ankara'nın lanetli kuru havası beni 3 gün içinde toparlayacaktı..
Ben odama girdim ve bir aydınlanma oldu.Annemin ışığı yakmasıyla bir bağlantısı olabilir tabi inkar etmiyorum fakat bahsettiğim,anılarımdı.Heryerde ve buram buramlardı.neyse ki burnum tıkalıydı ve ben koku alamıyordum.artik bir avuç doktor,bir kaşık mimar,belki biraz fizyoterapist ve göz kararı da biraz mühendistik.ama nasıl olacaktı?olabilitesi neydi bu sıraların üzerinde şarkı söyleyen veletlerin bu hale gelebilmelerinin?.kim salıyordu bunları toplum içine?kim bu kadar şuursuz olabiliyordu ki pet şişeyle küçük çaplı konser veren Ayça mühendis olsun ?daha da ileri gidiyor,bilincini kaybediyordu insanlar ve arkadaki moldovyalı temizlikçi görünümlü dansçıyı doktor olacak diye bekliyorlardı.çok mu ileri gidiyorlardı?yoo,asla.bekle görsün,bas çıksın,çevir oynasın insanlardık.yani diyeceğim o ki,sana kalmadı bu dünyanın çırası ,haydi yürü de abiler endamını görsün.(tam manasıyla bir özet cümlesi)
Kafaları yedim,köpekler gibi uğraştım ama anlayamadım.nasıl unuturdum bunları?hayat cidden bu kadar yoğun muydu?İstanbul bizi yürütmüyor da adeta koşturuyor muydu?anılar bitecek,fikirler tükenecek ,yani ben bir yere kadar mi yazacaktım?hiç de öyle olduğunu sanmıyorum.fikirler tükenmezdi ki,sadece unutulurdu.mesela ben,çok güzel unuturum,çok kolay unuturum."oh mis gibi hafıza" dedikleri tam da benimkidir aslında.yemek yer unutur aldığı kalorinin derdini çekmez,sevgiliden ayrılır unutur aşk acısı çekmez,annesini aramayı unutur ama asıl annesi onu hiç çekmez..
 bir anda hatırladığım bi milyon şeyin beynime verdiği darbenin akıbetiyle fikrim geliyor ve tutamıyorum: unutmamam gereken herşey parmak kaldırsın!Aldığım kalori yüzüme vurulsun,annem telefonu suratıma kapatsın ve rezil vidyolar facebookta paylaşılsın,insanlar rencide edilsin.Bunlar yapılsın ki ben hatırlayayım.

       BÖYLE DEĞİL:                                                        BÖYLE:

Eğer var olduğunu göstermek istiyorsan,parmak kaldır!sönük olma,bilmesen de söyle,anlamasan da dinle,alarm kur hatırla ve en önemlisi de hatırlat.çünkü ben mis gibi bir hafızaya sahibim :içeride rüzgarlar esiyor,atlar koşturuluyor,uzun mesafe koşusu yapılıyor..ve parmak kaldırması gerekenler kendini biliyor.he eğer yok olayım  ben diyorsan da,korkma ben zaten hatırlamıyorumdur  ,hatırlatamıyorumdur ,hafızaya atamıyorumdur ve neslin tükeniyordur  dostum.oluyorsundur tam da bir,sıfıra sıfır elde var sıfır...
   Son bir olabilite paylaşıp artık Ankara'nın yokuşları konulu yazımı bitiriyorum:
Bir rivayete göre de küçükken Grup Vitamin'in şarkılarını çok dinlememden kaynaklı hala daha hepsini ezbere bilmemden mütevellit hafızamda boş yer kalmaması sonucu hiçbir şey hatırlayamamamdır.belki doğru, belki yanlış..o zaman en iyisi siz,
Buyrun buradan yakın:

                            

20 Kasım 2012 Salı

HARDAL MISINIZ?


Benimle konuşmaya başladı.yarım yamalak dinliyor ya da dinlemiyordum.sanırım arkadaşından bahsediyordu.”annesi,ablası,bütün ailesi hep uzun,manken gibi..” dedi.sonra durdu.”bizden de anca futbol takımı çıkar!”.bi an karın boşluğumda bir yanma hissettim,acaba Allah bizim aileyi kahır mı etmişti?ya da hobbitler eskiden gerçekten vardı da biz onların soyundan mı geliyorduk?neden beş cici teyze ve birkaç güzel kuzenden bir avuç futbol takımı oluyorduk?ve niçin bunu bir de hayal dünyamda genişletip arkada 5 teyze ayakta, önde 5 kuzen diz çökmüş bir kare tasarlıyordum?neden o karede güzel sarışın kuzenimin saçları maşalıyken benim ellerimde kaleci eldiveni vardı?bunların hepsi ananemin başının altından mı çıkıyordu?yoksa bilinç altım mıydı?neyse ki flaş patladı ve ben uyandım.
Bazen “kınama” konusunda lanetli olduğumu düşünüyorum.çoğu zaman kınadığım,eleştirdiğim insanların yaptıklarını fark etmeden yaptığımı fark ettim.bu farkındalık meselesinin ne kadar girdap bir konu olduğuna bile girmeyeceğim ki,okula yetişebileyim.çok şeyi eleştiriyorum,birçok şeyi.ee haliyle insan o kadar çok şeyi eleştirince ister istemez birkaçını yapmak durumunda kalıyor canım,ne yapalım.mesela kuzenimle,boyu kısa insanlarla dalga geçtiğimizi fark ettim geçen gün…çok ironik,çok trajik,çok iç parçalayıcı ki farkında değildik ama bir futbol takımı örneğine sığacak kadardık aslında biz de.ne yapsaydık,eleştirmese miydik?zaten bence kelin merhemi olsa kendi başına da sürmezdi.satardı.para kazanırdı!o işler öyle değil..(ASLINDA O İŞLER ÖYLE)geçen gün kızın tekinin gözaltlarıyla dalga geçtim.”o ne öyle otçu,topçu,kokocu” dedim.evet evet baya da böyle çirkinleştim.sonra bir an kendi gözaltı morluklarımla yüzleştim.sınav dönemiydi,yaz tatiliydi fark etmiyordu.her daim “bu kız bir şey bağımlısı ha,kesin!” dedirtecek gözaltlarına sahiptim.onların doğalı mordu.yani bir patlıcan kadar doğaldım,haberim bile yoktu!işte bir kızın evrimine şu noktada tanık oluyorduk ki:MAKYAJ DİYE BİRŞEY VARDI!..Benim evrimim gözaltı kapatıcısını keşfettiğim andır dostlar.kınadığım nokta ise,daha keşfedememiş olanlardır ve o noktada kendime eleştirmeyi hak görüyor idim.sümük gibi gezmeye gerek yoktu,o sizi iyi hissettirirdi.sağa sola “kokocu” dedirtmezdi.
Konu burada çatallanıyor ki,bazı insanlar da çok hardal sarısı…anlamadınız tabi,demek istediğim:sarı dozundaysa güzeldir.illa sarı oldun ya da olacaksın diye “ben sarıyım!” diye bağırmana gerek yok ki.mesela hardal bağırıyor,hardal dikkat çekmek istiyor,hardal ilgi seviyor.sen de bir hardalsan eğer,o makyaj malzemelerini güzelleşmek için kullanmıyorsun,güzelleşmek için yiyorsun demektir.ama olmuyor,olamıyor.içim parçalanıyor fakat bu bir gerçek ki hardalın içinde de sirke var be canım.ah be güzelim..
“Tabiki sana kendini iyi hissettirecek tek şey makyaj değil(aslında çoğunlukla öyle).mesela dinlediğin müzik de seni mutlu eder(o kadar da etmez).o da seni heyecanlandırır,içine hayat sevinci doldurur(doldurmaz).çirkin olsan da olur,yeter ki yaşamayı bil(aslında çok acınacak durumdasın).” Bu okuduğunuz benim kendime arada bir yaptığım psikolojik baskıdır.iç ve dış hatlarımın karışmasıdır,hatta kavgasıdır.ama bir şey var ki,o da “Tape Five”:bana çoğunlukla iyi hissettirir.(çirkinsen bile).onları dinleyin.dinlemeyi öğrenin.çünkü eski caz kadar tatlı ama yeni hali kadar alımlılar.şimdi makyaj yapmam lazım.buyrun bakalım:
                                         
                                    TAPE FİVE-FAR FAR AWAY in Paris 1972


Eliza Doolittle - Mr Medicine

18 Kasım 2012 Pazar

AÇ BAK NELER OLACAK


 Kafamı toplayamadığımda çoğunlukla birden fazla şey düşünüyor olurum ve düşünmem gereken şeyi de düşünemem.bazen beynimizin hava alması gerektiğini de düşündüğüm oluyor ama deneyecek cesareti bulabilmiş değilim.genelde böyle durumlarda uzaktan insanları izlerim (ki bu benim meditasyon yöntemlerimden biridir) kesinlikle kafamı mükemmel topluyor.mesela bakıyorum olmaya çalıştığı şeyi anlıyorum,fakat olabilmiş mi?Google’dan bakalım çünkü o her şeyi çok biliyor.oradan bakınca Google’a sinir oluyormuşum izlenimi bırakıyorum farkındayım ama öğlen ne yediğimi Google’da aratacak durumdayım.hafızam masalara meze olmuş durumdadır maalesef.TIKLA
Tam da şuan " BUNU " dinliyordum ki lütfen siz de dinleyiniz.ve hatta Teoman’ın şarkıları kadar siktiredilebilen bir hayat istiyorsanız,lütfen şifreyi giriniz…adam yazıyor,adam söylüyor biz de dinliyoruz sonra da sanıyoruz ki her şey çözüldü.bir de bakıyoruz gerçekler gelmiş,alnımızın çatına vurmuş ve “üfle!” diyor.tiksiniyorsun,bu ne laubali bir gerçek diyorsun el kol şakası yapıyor,vuruyor kaçıyor yapıyor da yapıyor önünü alamıyoruz.sonra sinirleniyoruz.işte o noktada benim enerjim yükseliyor.geçenlerde yine çok uykumun olduğu ve enerjimin yerlere yapışık yaşadığı günlerden birinde sinirimin fırlamasıyla doğru orantılı gelen enerji,akşam evde birtakım hiphopımsı hareketlerle son buldu.yani diyeceğim o ki ayarsız enerji tabiri tam manasıyla ben oluyorum.
Tabi bu yazdıklarımın yanı sıra bu aralar tavla oynadığımda da karşıkonulamaz bir mutluluk,efendime söyleyeyim kalbimin pırpır etmesi gibi şeyler yaşıyorum durumun ciddiyetini siz anlayınız.etki benim için her zaman önemlidir.güç,kendine güven midir?bilmiyorum.ama bir tavla kadar bile üzerimde etki bırakamıyorsanız,ben mi gidip sahil kasabasına yerleşeyim be adam!azcık utan,az biraz da arlan!egonu koy bir kenara,aç bak neler olacak..
Sahil kasabası demişken,bu aralar herkesin hayalinde bir sahil kasabasına yerleşmek furyasıdır gidiyor ileride çok kalabalık olacak o sahil kasabaları,değerlenecek.bir arsa alın kenarda dursun derim.haydi buna oha diyelim:hayalin bile popisi olan bir hayat.işte böyle insanlara rengim koyu kahverengi.çünkü onların yaşamları koyu kahverengi.siyah olamamış ama siyah gibi olamaya çalışan kahverengi..aslında o da özünde kendi ağırlığı olan bir renk fakat kendi özünün farkında değil.kendi düşünceleri yok,kendisi olmaya çalışmıyor,kendisini başkası yapmaya çalışıyor.pamuk prensesin kız kardeşleri gibi o ayakkabıyı giymeye çalışıyorsun ama olmayacak be güzelim.ah be güzel kızım,ah be güzel yavrum farkında bile değilsin,olacaksın Doris ya da Mabel.gör diye koyuyorum buraya,evet komik ve sevimliler ama neticede bir pamuk prenses değiller.

                            


tabi.


16 Kasım 2012 Cuma

GALİBA OLSAM OLSAM BÖYLE Bİ KAHVE KUPASI OLURDUM.




                     

A Cool Cat in Town (music by TAPE FIVE)

BİTTİ


“Rüyada dayak yiyen kadın görmek: yardıma işarettir.sıkıntının gideceğine delalettir.” Bu rüyaları kim yorumluyor çok merak ediyorum.işin ilginç yanı aynı cevabı annem de verebiliyor artık.demek ki yapılan tek yorum birçok insana aynı şekilde empoze edilebiliyor.beyin göçü gibi mi?.bence görülen rüyaların yorumu kişiden kişiye hayattan hayata görüşten görüşe farkı olmalı.nasıl hepsi tek bir “delalet”e yorulabilir?(YORULABİLDİ)
Bütün hafta bu anın gelmesini bekledim.oturup işim olmamasını.hayat bana yardımcı olamaya çalıştı bu hafta,evren elini uzattı.ama ben eşlik etmedim.şanslı olayım istedi ama ben yine de somurttum.çünkü insan şanslıyken şanslı hissetmez.ben de öyle yaptım.doğanın kanunlarına uydum.otobüsler durağa gittiğim dakika geldi,trafik hep boştu mesela,yer de buldum hep oturmak için.ama evren öyle istiyor diye mutlu olacak değilim ya yine sağa sola gıcık oldum sövdüm saydım.boş koltuğa kısa mesafe koşusunda birincilik madalyası hak edecek derecede hızlı varan teyzeye mesela..ya bilmiyor muyuz sanki altın gününden döndüğünü.çok mu oynadın?neyine yoruluyorsun?elinde algebra sırtında fizik kitabı mı var sanki?iki peçete kıvırarak börek tarifi verdin diye bu beyin kanaması geçirecek vaziyetteki zavallı öğrencilerimizin ayaklarına basıp koltuk kapma hakkını size kim veriyor?işte nesiller böyle büyüyor böyle görüyor.bakınız ben mesela şu saatten sonra gayet yaşlanınca altın gününde ayaklarım su toplayana kadar oynayıp sonra da otobüste oturan bir genç kızın başında ona psikolojik baskı yaparak yerini almayı kendime hak bilirim.
Mesela Avrasya maratonu..avrasya neyse ama maratonu senin neyine eh be teyze..bir de köprünün sonunda çeççerereççe’de halay çekmeler.bu toplum böyle ilerlemez dostlar.işin en trajik kısmı,bir 40 yıl sonra orada benim halay çekebileceğim ihtimalidir.
Maratona nerden geldik,çünkü bu sabah kuzenim Avrasya maratona katılmak için önce Anadolu yakasına geçip sonra geri bu tarafa koştu.yaptı evet,olsundu.o da öyle bi insandı.gençti,çılgındı,sarışındı.bakkaldan ekmek al desen almazdı ama köprüyü koşardı.sonra da eve gelip 5 saat uyurdu.evet evet,yapardı..Şimdi küçük bi anı serpintisi yapıp bitirmek istiyorum ve bitiriyorum ve BİTTİ!..





12 Kasım 2012 Pazartesi

İSTEDİĞİNİZ SORUDAN BAŞLAYABİLİRSİNİZ


“Vector space’i çizmek,mutluluğun resmini çizmek gibi bir şeydir.çizemezsin!” dedi hoca.ve ayça uyandı..bir algebra dersi sonuydu bu cümleler ve hocanın her 23 Nisan’da “Mutluluğun resmi” konulu ödüllü resim yarışmasına katıldığımızdan haberi bile yoktu.böyle bir nesildik biz.vector space’i de çizerdik,kendine dert etmemeliydi hoca.ama büyüdük ya,bilgisayara yumruk attığımızda düzeliyor ve “mühendisiz oğlum!!” diyoruz ya,işte o yüzden vector space’in resmini çizmemeliyiz.zaten aslında en başından o resim yarışmalarına da katılmamalıydık.nereden bilebilirdik ki hiç ödül kazanamayacağımızı?
“Günaydın dünya!” diye başlamıştı o güne. oysa ki tek gözü kanlı diğer gözü arpacıklı Ayça’nın daha saçları bile kurumamıştı.ve evden çıktı.biri benim için ağlamalıydı.çünkü biz sürekli kendimiz için ağlıyorduk.kendimize acımayı seviyorduk.vefalıydık,çok mutluysak bile geride kalan mutsuz günler için üzülüyorduk ve bu kısır döngü döner de dönerdi.”insanların bana acımasını istemem.” diyen insanların %70i bence insanların ona acımasını ve üzülmesini seviyor.ama biz daha en baştan insanların bana acımasını sevmem demeyen tayfaya girmiyoruz ki, aman anlat da anlat,üzülsün de acısın,kıyamasın da kıyamasın ve sabahlar olmasın..diyorum ki en azından yalan söylemiyoruz.ben orda üzülüyorken sen de üzül arkadaşım,arkadaşım diyorsam eğer sen de üzüleceksin.sen de paylaş acımı.iki espri yaptığımda gülmeyi biliyorsun ama.Acıyacaksın!!Hatta ağlayacaksın!..”yok bişeyim” dediğimde ısrar edeceksin.(çünkü illa ki bişeyim vardır)ilgileneceksin be dostum,kaçarı uçarı yok.
Şimdi durun.dünyayı durdurun.çok önemli bir konu var bahsetmek istediğim.gayet sıradan bir gündü.Beşiktaş’tan Mecidiyeköy’e doğru otobüsle yol alıyorduk.inecek insanlar kapıya doğru yaklaşıyor ve otobüsün içinde karşı konulamaz bir akım oluşuyordu ve birden ne göreyim:
                                              
Uzunca bir süre baktım da baktım.gerçek olmasın istedim.şu noktada kendimi yanlış tanıtmak istemem insanlara her zaman her konuda saygım var.fakat o bir amca!o bir 60 yaşında.o bir kelebek dövmeli.herkesten beklerim,her şeyi beklerim ve hiçbir şeyi de yadırgamam ama o kelebek dövmesinin maksadı neydi?saçları beyaz,takım elbiseli,buruşuk suratlı normal bir amcaydı sadece.tekrar soruyorum: o kelebek dövmesinin amacı neydi?birşeyler içinde mi kalmıştı?ama sanki amca da yansıtmakta mı biraz geç kalmıştı?çoluğu çocuğu,torunu torbası yok muydu?..
Çıldıracaktım kafam bombok olmuştu.en yakındaki hekime başvurdum.(yani whatsapp’tan kuzenime fotografını attım)kuzenimin ilk sorusunun “bu amca kahveye nasıl giriyor?” olması ikinci bir trajediydi benim için.kahvesi mi kalmıştı amcanın.tavla oynarken o zarı her atışında kelebeğin kanat çırpıyormuşçasına hareketlenmesi mi hoşuna gidiyordu yoksa?ya da dur elaleme ibret olayım diyerek kendini toplum için feda mı etti?ya adı necmi’yse?ya şükrü’yse?bu kadarını kaldırabilir misiniz?ya da onu okeye dördüncü alabilir misiniz?ben alırdım.çünkü kalbi kırılırdı.o hassastı o narindi hatta o bir kelebekti.acaba nerede yaşıyor,nerede çalışıyor?boş zamanlarında neler yapıyor ve ne kadar mutlu olabiliyor?ben yazıyorum,siz okuyorsunuz.benden günah gidiyor size ve ben artık kafamı yormuyorum.biraz da siz düşünün.istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz.bol şans.