12 Kasım 2012 Pazartesi

İSTEDİĞİNİZ SORUDAN BAŞLAYABİLİRSİNİZ


“Vector space’i çizmek,mutluluğun resmini çizmek gibi bir şeydir.çizemezsin!” dedi hoca.ve ayça uyandı..bir algebra dersi sonuydu bu cümleler ve hocanın her 23 Nisan’da “Mutluluğun resmi” konulu ödüllü resim yarışmasına katıldığımızdan haberi bile yoktu.böyle bir nesildik biz.vector space’i de çizerdik,kendine dert etmemeliydi hoca.ama büyüdük ya,bilgisayara yumruk attığımızda düzeliyor ve “mühendisiz oğlum!!” diyoruz ya,işte o yüzden vector space’in resmini çizmemeliyiz.zaten aslında en başından o resim yarışmalarına da katılmamalıydık.nereden bilebilirdik ki hiç ödül kazanamayacağımızı?
“Günaydın dünya!” diye başlamıştı o güne. oysa ki tek gözü kanlı diğer gözü arpacıklı Ayça’nın daha saçları bile kurumamıştı.ve evden çıktı.biri benim için ağlamalıydı.çünkü biz sürekli kendimiz için ağlıyorduk.kendimize acımayı seviyorduk.vefalıydık,çok mutluysak bile geride kalan mutsuz günler için üzülüyorduk ve bu kısır döngü döner de dönerdi.”insanların bana acımasını istemem.” diyen insanların %70i bence insanların ona acımasını ve üzülmesini seviyor.ama biz daha en baştan insanların bana acımasını sevmem demeyen tayfaya girmiyoruz ki, aman anlat da anlat,üzülsün de acısın,kıyamasın da kıyamasın ve sabahlar olmasın..diyorum ki en azından yalan söylemiyoruz.ben orda üzülüyorken sen de üzül arkadaşım,arkadaşım diyorsam eğer sen de üzüleceksin.sen de paylaş acımı.iki espri yaptığımda gülmeyi biliyorsun ama.Acıyacaksın!!Hatta ağlayacaksın!..”yok bişeyim” dediğimde ısrar edeceksin.(çünkü illa ki bişeyim vardır)ilgileneceksin be dostum,kaçarı uçarı yok.
Şimdi durun.dünyayı durdurun.çok önemli bir konu var bahsetmek istediğim.gayet sıradan bir gündü.Beşiktaş’tan Mecidiyeköy’e doğru otobüsle yol alıyorduk.inecek insanlar kapıya doğru yaklaşıyor ve otobüsün içinde karşı konulamaz bir akım oluşuyordu ve birden ne göreyim:
                                              
Uzunca bir süre baktım da baktım.gerçek olmasın istedim.şu noktada kendimi yanlış tanıtmak istemem insanlara her zaman her konuda saygım var.fakat o bir amca!o bir 60 yaşında.o bir kelebek dövmeli.herkesten beklerim,her şeyi beklerim ve hiçbir şeyi de yadırgamam ama o kelebek dövmesinin maksadı neydi?saçları beyaz,takım elbiseli,buruşuk suratlı normal bir amcaydı sadece.tekrar soruyorum: o kelebek dövmesinin amacı neydi?birşeyler içinde mi kalmıştı?ama sanki amca da yansıtmakta mı biraz geç kalmıştı?çoluğu çocuğu,torunu torbası yok muydu?..
Çıldıracaktım kafam bombok olmuştu.en yakındaki hekime başvurdum.(yani whatsapp’tan kuzenime fotografını attım)kuzenimin ilk sorusunun “bu amca kahveye nasıl giriyor?” olması ikinci bir trajediydi benim için.kahvesi mi kalmıştı amcanın.tavla oynarken o zarı her atışında kelebeğin kanat çırpıyormuşçasına hareketlenmesi mi hoşuna gidiyordu yoksa?ya da dur elaleme ibret olayım diyerek kendini toplum için feda mı etti?ya adı necmi’yse?ya şükrü’yse?bu kadarını kaldırabilir misiniz?ya da onu okeye dördüncü alabilir misiniz?ben alırdım.çünkü kalbi kırılırdı.o hassastı o narindi hatta o bir kelebekti.acaba nerede yaşıyor,nerede çalışıyor?boş zamanlarında neler yapıyor ve ne kadar mutlu olabiliyor?ben yazıyorum,siz okuyorsunuz.benden günah gidiyor size ve ben artık kafamı yormuyorum.biraz da siz düşünün.istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz.bol şans.

Hiç yorum yok: