23 Aralık 2013 Pazartesi

HAPPY EVER AFTER


Çay muhabbet istiyor da kahve neden yalnızlık istiyor?
Geçenlerde yine sağlıklı yaşamakla kafayı yediğim dönemlerden birinde çok büyük bir laf ettim:KAHVESİZ DE YAŞARIM dedim.İşte tam o anda kahve tanrısı Erebus tarafından lanetlenmiş olacağım ki sen misin bunu diyen ağzıma yüzüme çarptı bütün hafta...Kahvesiz geçirmeye çalıştığım o zavallı, hedefsiz, sevimsiz, bir karbondioksit tanesi kadar olsa da olur olmasa da olur günler geçmek bilmedi, ama en azından iki dakika önce koskoca karanlığın temsilcisi Tanrı Erebus’u kahve temsilciliğine atamamla bir başka değer daha kazandı.
Şöyle bir özet geçersek,
Öncelikle sabah 8.30 derslerine(evet tekrar ediyorum bütün sabah 8.30 derslerine) uyanamamla başladı gelişigüzel hafta.Zaten 7de hava karanlık oluyor, ben o sıcacık yataktan nasıl çıkayım da saatte 5 kelime hızla ders anlatan, ses frekansı hiç değişmeyen hocanın dersine gideyim.Neden gideyim?İşte bu noktada ortaya çıkan kahve, bir araç değil de koskoca bir amaç oluveriyor adeta.Eğer hayatınızda kahve yoksa uyumaya devam etmeniz an meselesi…Hatta bakınız elinizde telefonunuz, alarmınızı 15 dakika sonraya ertelemeye çalışırken, uyanınca “ayy resmen bayılmışım!” diye anlatacağınızdan ve vicdan azabı çekeceğinizden de gayet eminken: işte uyumuşsunuz bile.

İki!Kahve yerine içtiğim abuk sabuk limon, nane, zerdane, merdane, kestane, her derde şahane bitki çayları beni benden aldı.Ancak bir antidepresanın bu kadar gevşetebileceği bu ot suları ömrüme kattığı ömrün hıncını, yaşama sevincimi kurutarak hatta ve hatta bana baygınlık etkisi yaratarak çıkardı.Koca bir hafta sonunda bir de baktım ki doğal ekosisteminde günde 10 saat uyuyan bir canlı türüne dönüşüvermişim.
Üç!Geri getiremediğim yaşam enerjime sinir olup çevremdekilere de bunu aşılamak istedim.Kahvenin, ağzından fışkırana kadar selülit yaptığını, orijinal eroinman gözaltı morluklarına ve erken yaşta babanneleri kadar kırışığa sahip olabileceklerini “çok şanslısıııın!” gibi sinsi gülüşlerle anlattım.Metabolizmanız çökecek, ZARARLI, ZARARLI diye heryerde, herkese bağırdım.”kahveyi bırakmayı hiç düşünmemiştim buna hiç gerek duymuyorum.” Diyenleri erken öleceklerine ikna edene kadar başlarında zebani gibi konuştum, çirkefleştim, o lanet bitki çaylarını içsinler de benim kadar sıkılsınlar diye binbir takla attım.
Sonuç: gidemediğim derslerime, yapmadığım projelerime, saygı duyduğum tek bitki çayı olan yeşil çaya ve kahveyi ne kadar gerekli bulduklarını anlatan onca insana yaptığım sevimsiz, münasebetsiz yaşlı teyze konuşmalarına itafen sağlığıma dönüp baktım, mutfağa gidip kahvemi yaptım.
Hayatımdan bir insanı çıkarmak kadar zorlandığım şu süreç bana çok önemli bir şey gösterdi: kahve benim dedikodu yapan kız arkadaşım, boş zamanlarında tornavidayla bilgisayarının kasasını açan yan komşum, düğünümde oynayan kayınçom olmuş!İşte bu yüzden kahve içmek için bir insana ihtiyaç yokmuş.Çünkü o, hayatında bir insan kadar yer kaplayabiliyormuş.
Kahve kadar yokluğunu hissettirecek insanların yeniyılda da yanında olması ve duygusallıktan ölmemen dileğiyle!

End of the happy ever after story.

12 Aralık 2013 Perşembe

Mutlu Kış Yaşam Formu

 Bir süredir ilk defa bu kadar kendime vakit ayırabiliyorum ve önemli bir şey olduğunun farkına tekrar tekrar varıyorum.Aslında şuan yazdığım şeyin bir kod öbeği olması gerekiyor ama ben Sevgili Ayça, %5’lik projesinden sıfır almak o kadar umruna olmuyor ki Word’e tıklayıveriyorum.Bu seferkini yayınlamak için yazmıyorum bilesiniz bu benim için.Ve başlıyorum…
 Koca bir hafta ve geçtiğimiz haftasonunu da içine katarsam bu süreçte beni tanıyacak bir ebeveynden hokkalı bir kınama alırdım herhalde.Kızım sen hiç ders çalışmaz mısın?Kızım sen okula gitmez misin?Ah başımıza gelenler bu kadar içilir mi?Senin okula gitmemenle hava durumunun ne alakası var okulun dibinde oturuyorsun, aman yoldan çıktı bu kız vs. vs. vs.Bunlar omurgası tam bir daireyi tamamlamaya ramak kalmış, çenesi karnına değen, anatomisini tam olarak saptayamadığım bir teyzenin aklından geçmiyor sadece, doğuştan sahip olduğum özel yeteneklerim ve teyze bakış açım sayesinde benim de aklımdan geçiyor.
 Cumartesiden başlayacak olursak eğer, dışarı çıkmaya hasret kalmış 6 haftadır sınavlarla cebelleşen lanet olası bir Ayça parçası olarak atıyorum kendimi bir cluba.Kendimle birlikte pek kıdemli arkadaşlarımı da alıveriyorum yamacıma ki, ben sarhoş olabileyim rahatça.Hop orada oyna hop burada oyna bitiveriyor cumartesi de.Pazar oluyor, hani Ayça’nın haftaya sınavı yok ya ne yapsa ne yapsa düşünüyor taşınıyor patlatıveriyor ev partisi bu sefer.Pazarı da bitiriyor böylece.Pazartesi iki saatlik bir dersten çıkıp koşarak şarap gecesine gidiyor bu sefer de, tutabilene aşkolsun.Led ekranda şömine ve peynirle başlayan şarap gecesi çiğköfteyle bitiyor.Ağzımız burnumuz şaraptan simsiyah olmuş bir şekilde fotoğraflarda dudağımız yarılmış gibi çıktığımızı anlayana kadar poz veriyoruz ve geceyi kapatıyoruz böylece.Bu kadar hareketli üç günün ardından enerjisi dibe vurmuş bir halde dönüyor zavallı Ayçacık evine.dönüyorum sonunda evime…

 Ben evime dönüyorum, yılın ilk gördüğüm karı yağmaya başlıyor ve evden çıkmamaya ant içiyorum.İşte o günden beri evdeyim gerçekten.Salı günü X-men serisini baştan sona izliyorum(tabi bu 5 film ediyor)Oh be diyorum, bunu çok özlemişim.Evin içinde duvarı tırmıklayan Volverineler mi dersin, beyin gücüyle kaşığı ağzına götürmeye çalışan Ayçalar mı..(izletmeyeceksin bana bu kadarını aniden)Bi sürü çay içiyorum, kar hala yağıyor.Elimi camdan dışarı uzatıyorum, kara dokunabilmek için.O kadar uzun süre camda durmuş olacağım ki apartman girişindeki kafenin sahibi bana dik dik bakıyor.Kafamı sokuyorum hemen içeri.Bacaklarım kaloriferden sımsıcak, yüzüm kardan sopsoğuk olmuş.Dayıyorum kafamı bacaklarıma ve tostoparlak oluyorum kaloriferin dibinde.Salı gününü de böyle büyük aksiyonlar yaşamadan bitiriyorum.Gece o kadar çok gök  gürlüyor, şimşek çakıyor ve kar yağıyor ki, korkudan yarım yamalak uyuyabiliyorum.
 Çarşamba sabahına küçük dostum Frodo’yla kendimize yiyecek birşeyler hazırlayarak başlıyoruz ve ben kararlıyım, okula gideceğim.Bir rulo kağıt gibi giyiniyorum kat kat, nefes alamayacak şekilde şalı ağzıma boynuma doluyorum, terörle mücadele ekibinin dikkatini çekecek şüpheli şahıs kimliğine bürünebiliyorum böylece.Mecidiyeköy meydanında karşıdan karşıya geçebilmek için tam bir daire çiziyorum.Gerçekten de gelmeyeceğini bile bile, trafiğin o felç halini göre göre, büyük bir ümitle yarım saat otobüs bekliyorum.Neyse ki annem arıyor da, eve geri dönmem için beni ikna ediyor yoksa okula yürüyeceğimden korkuyor.Vay be, bunu neden düşünemedim ki diyorum içimden ve bir insan topluluğunu takip ederek, karşıdan karşıya geçmeye, eve dönmeye çalışıyorum.En öndeki adam yolun gölete dönmemiş kısımlarını bulup ilerliyor ve biz de onu takip ediyoruz.Tabi ben bu süreçte 3-4 kere baldırıma kadar suya batıp çıkıyorum.Karın üzerinde dengede kalarak, koşarak, atlayarak, zıplayarak ilerliyoruz.Bu bir yaşam mücadelesi!Burası survivor!
 Neyse ki daha çok gaza gelmeden eve dönebiliyorum ki binalara tırmanıp, yoldaki küçük göletlerden yüzerek geçmeye çalışmayayım.Çok üşüdüğüm için tabi ki hemen giriyorum battaniyenin altına.Parmaklarıma taktığım mandalinaları bir bir yiyerek akşama kadar kitap okuyorum.Adeta bir buz kütlesine dönmüş kuzenim ve atkısı yüzünden kimliği belirlenemeyen arkadaşım tutuklanmadan sıcak çikolatayla eve gelebiliyorlar.Açıyoruz yine ‘ağlamalı duygusal film’ yazarak bulduğumuz bir filmi.Perişan oluyoruz, helak oluyoruz duygusalımızdan.Film bitiyor, cama yapışıyoruz koca bir aşkla.Kar yumruk kadar yağıyor çünkü.Hadi diyoruz.Hemen çıkıyoruz kardanadam yapmaya.Büyük bir emekle ve sabırla baya da kocaman, dil çıkaran, apaçi bir kardanadam yapıyoruz.Bu süreçte bakışlarını bizden eksik etmeyen camdaki yöneticiye ve Kuş’a da teşekkürlerimizi iletiyoruz tabi ki.(aidatı en kısa zamanda vereceğiz merak etmeyin!)Cici kardanadamımızın adını Roç koyup, bir ton fotoğraf çekildikten sonra eve dönüyoruz.Sıcak çaylarımızı tam bitiremeden, yeni açtığımız filmin tamamını izleyemeden, sızıyoruz battaniyenin altında.
 Uyanıyorum perşembeye, bakıyorum da yine okula gitmemişim.Ödev de yapmıyorum.Hava koşullarını kendime en büyük bahane yapıveriyorum hemen.Bursa’ya gidiyoruz bir de güya bu akşam ama geçtiğimiz 2 günün tüm ido seferleri iptal olmuş.Eğer bugünküler de iptal olursa bir daha hiç evden çıkamamaktan korkuyorum.Hayatını kitap okuyup, gün boyu film izleyerek devam ettiren, sürekli kahve içen  ve Louis Armstrong dinleyen, sıkıldığında kardanadam yapan, ödül olarak sıcak çikolata isteyen bir “kış yaşam formu” na dönüşüyorum zalimce.
 Dönüştüğüm bu evcil yaşam formunu(yani beni) yan komşunun kedisine benzeten oluyor.İlk başta biraz kırıcı oluyor tabi ama evet bence de sima olarak biraz andırıyorum.Eğer şartlar böyle devam ederse Aralık ayını evde meditasyon yaparak ya da kapı önünde kar oynayarak, sorumluluklarımdan bir haber bitireceğim gibi görünüyor.Ziyaretime beklerim burası bir harika, kış bir harika, kar bir harika!
 Oha, Roç’un kafasını koparmışlar!Gideyim de kuzenim eve gelene kadar başka bir kardanadam yapayım.

 Mutlu Kışlar.





26 Kasım 2013 Salı

EN ÇOK SANA GÜNAYDIN ZENCİ BEBEK

Yapılmamış ödevler, içilmemiş kahveler, gidilmemiş yollar, sürülmemiş ojeler, yarım kalmış makyajlar, elinden kayıp gitmiş fırsatlar, sana hiç ulaşmamış şanslar ve seni bekleyen koca, boş bir gecenin düşüncesi içini kemiriyor ama sen sadece kukuma kuşu gibi oturmuş uçağını beklerken karşındaki suratsızı süzüyor ve sürecin akışını düşünüp stres oluyorsun ya, sana hiçbir şey demiyorum ben daha! 
aaa! Sibel Can'ın kızı değil mi o?
Neyse canım, günaydın.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Girls-Colors gonna make me sick!




   İnsanlar hakkında birçok sınıflandırma yapılabilir ama kadınları nasıl olur da sınıflandırabilirsiniz?
   Hergün, her lanet olası saat, başlarına gelen her iki yakası bir araya gelmeyesize olay onları değiştirir.
Tepkilerini, duygularını, bakış açılarını, mutluluklarını, gözyaşlarını sabitleyemezsiniz, hayretler içerisinde bakar, göz devirir ama kabullenirsiniz.Çünkü o süreçte yaşanan duygu meteoru size de bir tane çarpabilir, ağzınızın payını verebilir hatta allah tependen baksın diyebilir!Neyle, nerede karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz...
   Enerjileri giydikleri kıyafete göre değişen, yaptığı makyaj yüzüne oturmadı diye (o da ne demekse artık) dışarı çıkmayı reddeden, her hayatına yön veremediğinde saç rengine ve kesimine yön veren, haftalarca diyet yapıp regl olunca koca bir pastayı tek başına yemeyi kendine hak gören, birbirinden farklı, sayısı kadar çeşidi olan bir türdür onlar.Birlik olunca en bağlı, düşman olunca her kavganın mübah olduğu ama genellikle saçlı başlı, tatlı mı tatlı bir dünya dolusu ayarsız çılgındır onlar!Tutabilene aşkolsun.
   Renkler çok şey ifade eder onlar için ve bu konuda  yapılan yorumlar, eleştiriler bazen akıl almaz olsa da gerçekten enerjisiyle dudak uçuklatacak şekilde bağlantılı giyinir, yaşar bir kadın.Mesela,


Beyaz: çok süslenmemiş ama güzel hisseder beyaz kızımız.Daha çok beyaz almaması için onu kim durdurabilir?Kırkından sonra hayatına feng-shui yle yön vereceğini düşündüğümüz bu kızlarımız yoga derslerine başlamışlardır bile!

Sarı: hele de biraz kahverengiye dönükse sanıyorum depresyondasın ya da sonbaharın gelişini kutluyorsun güzel kızım.Sinemaya gidiyorsun, hüzünlü filmlerde salya sümük ağlıyorsun ve film bittiğinde tuvalete gidene kadar akmış rimelini nasıl saklayacağını düşünüyorsun değil mi?evet evet, hepimiz bazen çok sarıyız.
Mavi: gökyüzü, yeni aldığın kot ve yünlü kazağındır mavi.Mesela miden bulanıyorsa gözünü kapayıp mideni açık mavi düşünürsün ve rahatlarsın.Çünkü mavi, "ne kafana takıyorsun bu kadar be" dir bazen.Çoğu zaman da, " dikkatleri ben çekiyorum sen işine bak"tır.Nazar boncuğu da bu yüzden mavidir bence.Mavi güvende hissetmektir yahu!
Yeşil: seni hayattan soğutabilecek yeşillerle karşılaşsan da, yeşil değerlidir.Yeşil senin doğaya olan sevgindir.Yeşilini yansıt ve onu koru şeker!Onun sana ihtiyacı var.

Mor: tutkunu çok olan bir rengimizdir mor.Hatta bazı mor kızlarımız o kadar çıldırmıştır ki, sen onun mor pantolonunu ve montunu incelerken o mor güneş gözlüğünü bile takmış olur ve " ehliyet kemerini bağla bebiş!" der.
Pembe: hayatları boyunca sevimliliği benimsemiş, 7 yaşından 70 yaşına kadar bu hedeften vazgeçmemiş, bu renge gönül vermiş değerli pembe severlerimiz, "ben kızıııım ve pembe bizim rengimiz, çok tatlıyız lanet olsun" diye bağırmak istedikleri günlerde görüş açınızdaki heryere bıkmadan, usanmadan pembe saçarlar.Onları seviniz.
Kırmızı: baştacımız, olmazsa olmazımız, birtanemiz kırmızı!Ne derlerse desinler, abartı olsun, megoloman olsun, kendini beğenmiş olsun hiç farketmez.İtiraf edelim kızlar kırmızı bizim vazgeçilmezimiz!Kırmızı bir kadın kendine çok güvenir, ama başkasına asla güvenemez.Dikkatli olun, el yakar beyler!

Siyah:İlla yasta mı olmak lazım yahu! siyah kadın rahattır, kendi tadındadır.Siyah hissedilen, komple siyah giyinilen günlerde ayna gibi, tabak gibi kolyeler takıp kendini sokağa atan siyah kızın coolluğunu, havasını sen nasıl gözardı edersin! Tabi tabi, sen sağa sola bakmaya devam et öyle...

Kahverengi: işin içinden çıkmaya çalışanların rengidir kahverengi, yani kadınların! Çoğu giyinilemeyen günlerde imdada yetişen, bir nevi ALO103 kahverengi destek hattıdır. Ve biz bunun değerini yeterince biliyoruz değil mi kızlar?

       Saymaktan yorulduğum ucu bucağı olmayan renk cümbüşünü yorumlamaya kalksam buna aylar, yıllar           yetmez.Biz en iyisi takipte kalalım kızlar...
    
      *Erkeklerin dikkatini çekmek kolay, eğer bir kadının dikkatini çekiyorsan olmuşsun demektir!!! ;)

6 Kasım 2013 Çarşamba

Amanallahım!!

Geçen yine çizgi film izliyorum, bir baktım ki amanallahım!Çılgınlarca klasik müzik dinliyoruz.Bu ne bu kadar beyin egzersizi, herkesin iqsu 5000 olsun da görün dedim.Kapadım televizyonu.İnsanların tercihine bırakılmalı böyle şeyler, bakalım herkes beyninin yüzde 10’unu arsızca kullanmak istiyor mu?Herkes atom bombası yapacak beyin genişliğine ulaşırsa öğrenci evlerine gelene kadar, ortaokulda terör örgütü oluverir bu çocuklar, kafayı yemişsiniz siz!
Bir kere zaten anne karnında klasik müzik dinleyen çocuklar doğmadan imha edilmeli.Çizgi filmler türkçe dublaj olmalı, klasik müzik kısımları sansürlenip Recep İvedik tadında Tom’lar, Tom’a küfür eden Jerry’ler yaratılmalı.
Yine de benim bugün aldığım ders, çizgi film izlememek/izletmemektir dostlar! Maazallah çok gelişmiş evladım dünya yuvarlaktır der tutuklanır ya da ben giderim bir taş/toprak keşfederim Madam Curie gibi kanser ederim kendimi.Çıldırmayın, hiç gerek yok!!!Hı illa da izleyeceğim ben kendimi tutamıyorum diyorsan, Pepee var zeybek oynuyor, aç da onu izle iki halk oyunu öğren.O da biraz tehlikeli ama tabi ki bir Looney Tunes değil.En azından beyinlerimizi çok zorlamıyor illa da bir işe yarayacaksın diye.Eğer bana kalsaydı bu işler, "reflekslerimiz gelişse yeter böyle de hayatımızı devam ettirebiliriz" mantığıyla bütün çizgi filmleri Teletabi’ler düzeyinde yapardım.Ama işte onlar da edepsiz çıktı gay milermiş neymiş.O yüzden daha da hiçbir şey diyemiyorum bütün edepsizlikler bu çizgi filmlerde.Öğrenciler kızlı erkekli kalmaları da hep oralardan öğreniyorlar.Lütfen duyarlı olalım anneler babalar, çocuklarımız, evlatlarımız tosun gibi olsun ama “zehir gibi maşallah” olmasın!

İyakşamlar.




3 Kasım 2013 Pazar

Bak şimdi,


Dışarda kar yağıyor.Ellerini ısıtmak için yapıştığın kahve bardağın ve kapkalın, yumuşacık yün hırkan sana uykuyu hatırlatıyor ve sen kıpkırmızı olmuş burnunla dışarıyı izliyorsun.Bir saat erken uyanmanın mutluluğunu ve halsizliğini aynı anda yaşıyorsun.Biraz da boğazın acıyor.
“Keşke kahve yerine çay içseydim” diye geçiyor aklından, o sabah bunun sana daha iyi geleceğini düşünüyorsun.Her zaman soğuk havanın insanı rahatlattığına, çayla birlikte terapi halini aldığına inanıyor E. .Senin de aklından bu geçiyor tam da ve seni de inandırdığını farkedip şaşırıyorsun.Terapiye ve ellerini ısıtmaya katkısı olmayan kahveni bitirip yerdeki mindere oturuyorsun.Sırtını kalorifere yaslamak hoşuna gidiyor.
“Keşke bugün hiç dışarı çıkmasam, defalarca aynı şarkıyı dinleyip bomboş günün tadını çıkarsam” diyorsun takvimdeki salıya dikkatlice bakarak.Salıları sevmeyen K.  Geliyor aklına.
“Keşke salıları sevsen K. “ diyorsun gözlerini kapatıp.Ve K. nin bir an için yanında olmasını diliyorsun.Onu çok özlediğini farkedip kaloriferden yanan kafanı ovuşturuyorsun.Bir ara görüşmeliyim diye geçiyor aklından,” bu kadar özlememeliyim bir dahaki sefere” diyorsun.
 Saat 8 olmuş bile, o günü yumuşak bir kazak ve rahat kotla geçiştirmek istiyorsun.5 dakikada hazırlanıyorsun.Kışın sıcak ve rahat kıyafetler seni mutlu etmeye yetiyor ne de olsa.
 Keşke bu sabah kahvaltı edebileceğim birileri olsa diyorsun, ama biliyorsun yalnız yaşıyorsun.Canın da çok bir şey yemek istemiyor zaten.Beyaz mutfak masasının üzerinde duran dünden kalma kurabiyelerden 2 tane atıyorsun ağzına.Çantanın salonda olduğunu hatırlıyorsun.Koltuğun ucundaki kırmızı battaniye ilişiyor gözüne çantanı karıştırırken,
“Keşke battaniyenin altından hiç çıkmam gerekmese, onlarca filmi arka arkaya   hiç sıkılmadan izlerdim” diyorsun.Aptal tebessümün de bunu gerçekten yapamayacağının kanıtı.Kahverengi topuklu çizmelerini ayağına geçirmeye çalışırken biraz geç kaldığını farkediyorsun.Arabanın buz tutmuş camlarıyla uğraşmak gelmiyor içinden ve biraz da kar kokusu alabilmek için metroyla gitmeye karar veriyorsun.Anahtarını aramaya başlıyorsun ve bu seni her sabah deli ediyor.
“Keşke biraz daha düzenli olabilsem” diye söylenirken saatine bakıp hızlıca evden çıkıyorsun.Merdivenleri koşar adımlarla inmeye çalışıyorsun ama biliyorsun bu konuda pek de yetenekli olmadığını.Bir anda çizmenin topuğu kırılıyor, yere düşüyorsun.
Keşke bu ayakkabıyı giymeseydim,
Keşke bu kadar sakar olmasaydım,
Keşke güne böyle başlamasaydım,
Keşke evden hiç çıkmasaydım diye arka arkaya geçiyor aklından.Kırılmış topuğunu eline alıyorsun.Toparlanıp ayağa kalkmaya çalışırken kattaki bir kapı açılıyor.Onu daha önce hiç görmüşmüydüm acaba diye düşünürken, anlamsız bir ifadeyle onun yüzüne bakıyorsun.Yerde oturduğunun farkına bile varmıyorsun. İçten bir gülümsemeyle diyor ki,
 Günaydın.


1 Kasım 2013 Cuma

Sen Neler Yapıyorsun?

 Resimlere bakarak hayatı hatırlayan insanların, resimlere bakarak hayatı hatırlama dosyalarında bulunan zilyarlarca fotoğrafın herhangi birinde sana “özlem” hissettiren objeler vardır.Bu objeler o zamanlarda, şuan sen fotoğrafa bakarken, iç geçirirken, hey gidi günler, “kaç yaşına geldim”ler, “işte bizim gençliğimiz de böyle geçip gitti”ler derken, belki umrunda bile değildi.Neden gözlerin doluyor, “ah be!” diyorsun?Ne oldu şimdi?
 Değerini bilmediğinden değil de, unuttuğundan: kaybettiğini ve bu yüzden özlediğini sanıyorsun güzel çocuğum.
 Bugünü de dün gibi hatırlayamadığın gün, sana bunları hatırlatan herhangi bir terlik, ağaç, diş fırçası, göz kalemi, bir hava durumu ya da en kötüsü bir koku ile karşılaştığın an beyninde atan şartel, şartelden kaçan elektrik, ani elektrikle patlayan kontak,kontağın aleviyle tutuşan suratın, suratının sıcaklığıyla kızaran gözlerin kendini tutamaz, dizi sıra gelen bu emirlerin yetkisine dayanarak senin karşı koymaya çalışmana rağmen akıtır gözyaşlarını ve sen köpekler gibi özlersin.
 Belki seni o hale getiren şey, kuzeninin ayılıp bayılarak aldığı güzelim elbisesiyle - sen onu kendi kot pantolonunla yıkayıp masmavi yapmadan önce - çekildiği son masum fotoğraftır, belki eski evindeki haşatı çıkmış, ev sahibinin (günahını bile vermeyeceğin) koltuğunda sigara söndüren arkadaşının yine aynı körolasıca koltukta aptalca sırıtmış fotoğraftır, ya da ne bileyim arkadaşına ödünç verdiğin, onunsa 90 derecede yıkayıp havlu kalınlığında ve bir karış ebatında sana geri iade ettiği bordo kazağının o hale gelmeden bir gün önceki fotoğraflanmış kanıtıdır.Bilemiyorum tabi, belki o kazağı ilk o halde gördüğün an, yerlere yatıp saatlerce gülmüşsündür gözlerinden yaşlar gelene kadar, yeni doğmuş yeğenine hediye etmeyi düşünmüşsündür , sonuç  olarak yer bezi bile olamayacak boyutta olduğunu anlayıp hatıra olarak saklamaya karar vermişsindir.Ama şuan gözlerinden gelen yaşın, o zaman yer bezi olarak düşündüğün kazağa bakıp, kendini sağa sola vurarak güldüğün için gözünden gelen yaşla aynı şey olmadığını ikimiz de biliyoruz değil mi bilinci açık güzel çocuğum? (vaftiz annen konuşuyor) *şimdi ve gelecekte kazaklarımı ödünç alacak arkadaşlarımın 30 derece ve renkli-renksiz ayrımı sağduyusuna sahip olmaları gerekmektedir!

 Ah bunlar ne saçma örnekler diyebilirsin, daha iyi örnekleri yüzüme vurup seninki de laf mı bakışınla beni rencide edebilir, bir daha asla suratıma bakmayabilir bir de üzerine yarı soyulmuş ojelerimle dalga geçebilirsin(bunu asla yapma!).Ama eğer kendi örneklerindeki insanları arayıp, mesaj atıp, en kötü bir çaldırıp kapatamıyorsan, koptuysan, küstüysen, kavga ettiysen, onsuz yaşayabilirim dediysen, kaybeden sensin dostum!Ben en azından kazağımı o hale getiren arkadaşımla, elbisesini lanetlediğim kuzenimle, kokusunu hatırladığım 9 numaranın Kuş isimli kedisiyle beraber ağlıyorum.

Peki ya sen? 


*Hayır Kuş’la beraber ağlamıyorum.Çünkü o, 5 insan bayıltabilecek, ani bir cinnetle kendini boğdurtabilecek koku gücüne sahip lanet olasıca bir kedi!

31 Ekim 2013 Perşembe

KAĞIT



merhaba sevgili hafif pürüzlü oldukça itici griden bozma beyaz  kağıt, hayat inan ki senin için çok daha zor olmalı şu sıralar.Çünkü benim için bayağı bi kolay.sağa kaydırıyorum sağa gidiyor, sola çekiyorum sola geliyor, gak diyorum dibimde, guk diyorum geride.Elimde koca bir silgiyle dolaştığımı sandığımdan herhalde, anı kurtarmak için verdiğim kararları göz ucuyla tartmayı geç, burnum düşse almayı bile tercih etmiyorum.Ee durum bu kadar havalı olunca silgimin bitmesine yakın, sanıyorum biriktirdiğim tozlarını birleştirmeye çalışacağım.Gel gelelim ey sen şu kıytırık kağıt, sana ukalalık yaptığım her saniye için ödeyeceğim borcu da yeni sezonda çatır çutur yedim, pek de bir sakıncası olmadı şimdilik.Hı bir de, günü kurtarmak için vermek zorunda kaldığım kararlardan pişman olacağımın da bilincini buraya yansıtayım da, eğer birgün gerçekten de pişman olursam öncelikle sana gri dediğim için özür dileyeyim.
Seni sevmiştim kağıt, neden böyle yaptım?

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Olsun, sen de böylesin işte

 Çünkü sen kaçmayı tercih edersin hep.Çünkü korkmak her zaman daha kolaydır kendini savunmaktan.Ama mail kutun dolar, eski maillerini silmen gerekir bir gün.Hepsini aynı anda silmeye yetmeyen teknoloji de çarpar ağzının ortasına bir tane!Sil bakalım 30ar 30ar geçmişini.Yut bütün söylediklerini ve kapa gözlerini, belki daha kolay biter bu sayede.
 Sen çıkarırsın kalbini koyarsın masanın bir tarafına.Diğer tarafına da kanatlarını.Sabaha kadar ağlayarak, düşünerek bakarsın.Sonra dersin ki, beni ağlatan bu.Bir kere çıkarabilmişsindir ya o kalbi, korkarsın dokunmaya.Güvenemezsin kendine, dokunursan bir daha bırakamayacağını mı düşürsün, yoksa çok mu fazla şey hissetmiştir, çok mu fazla yıpranmıştır senin için.Bunun vicdan azabını mı çekersin?
 Sen senin için yok olan o kalple, insanları da yok edersin.Sevmediğinden değil ya, korktuğundan mı? Hep dersin ya, bende herkese yetecek kadar sevgi var.Sen sendeki herkese yetecek sevgiyi başkalarından sakınırsın.Başkalarını ağlatırsın, sanki sen üzülmezsin öyle.Sanki sen üzülmeyeceğini mi sanırsın?
 Sen yazı yazarken duyduğun tuş sesinden korkarsın.Müzik dinlersin ya hep, o da tuşlardan kaçmak için midir?Belki yazarken duymadığın tuşlar seni korkutmaz yazdıklarından, kaçırmaz yazacaklarından. Böyle mi düşünürsün de bir şarkıyı 15 kere dinlersin?
 Sen hep kaçmayı tercih edersin.Kanatları da bu yüzden seçersin.Bir de kılıf giydirirsin güzelce; ben özgürlüğü severim.Seversin tabi, başka birşeye cesaretin yetmez ki.
 Rüzgarın sana yön vermesine mi bayılırsın?”Yeni birilerini tanımak müthiş” diye de bağırırsın, sonra onları da bırakmayacakmışsın gibi.Kafanda tonlarca fikirle bir sağa bir sola savrulurken “ ideallerinin peşinden koşan” olursun.Senin peşinden koşanlar da arkadaş olarak elinde avcunda kalanlar.Bazen geri dönersin de bitmez, arkadaşlarına arkadaşlığın yetmez.
 Arkanda sana yetişmek için koşan kimsenin kalmayacağı, önünde gideceğin yeni yerler olmayacağı günler de gelecek, sen bunu da bilirsin, hep söylersin.Gökyüzünde konamadan uçmak da korkutmaz mı seni?Yorulmaz mısın, acıkmaz mısın, yalnızlıktan korkmaz mısın?
 Bilsen de bekler misin hep o günü?
 Yalnızlık da senindir, korkmak da senindir, kaçmak da.Bununla yaşamaya alıştın ya, olsun.

 Sen de bunu severdin, bunu isterdin, böyle olurdun işte, sen diye biri olsaydı.

22 Ağustos 2013 Perşembe

SURPRISE ME!


Hayır

Eğer birgün panikten ölürsem,
Kimsenin şaşıracağını, merakla soracağını, hayretler içinde kalacağını, nutuklar boyunca tutulacağını, isyan edeceğini, mümkün değil diyeceğini
Sanmam.
Eğer birgün panikten,
Çukura düşüp, merdivenden yuvarlanıp, mutfak dolabıyla kafamı kırıp, denizde çakılıp, bisikletle takla atıp, heyecandan kalp krizi geçirip, önüme arkama sağıma soluma bakmadan attığım herhangi günlük bir adımla ölürsem,
devireceğiniz gözlere sağlık olsun dostlar.

 Hobi olarak gökyüzüne bakan Ayça’nın görülmez kazalarını gören şahitleri, bir çatı altında toplamaya ne dersiniz?

Hayır deyin!

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Eğer Onu Kıskandıracak Kadar Aptalsan



Benimle hiç göz göze gelmeden koca bir browniyi tek hamlede yemeye çalıştı.Bir yandan da konuşuyordu.Nasıl olabilirdi ki böyle birşey? Ya çok sinirliydi ya da çok kıskanmıştı. Kucağında bir marketten alabileceği tüm çikolata ve ekürileri vardı.Bir yandan sürekli "nasıl olur!olabilir mi!hayır bence olmamıştır.nasıl bunu yapar!hiç ihtimal vermiyorum ama ya olduysa!"  diye cümleleri kısır bir döngüyle tekrarlarken diğer yandan gofreti aralıksız yiyor ve nezaketen "sen de ister misin?"  diye soruyordu.Durmadan kritik yapıp saniyelik duraksamalarında benim fikirlerimi soruyor ama ben cevap veremeden devam ediyor, zehrini akıtmaya çalışıyordu.Damarına basılmış bir kadındı o!Erkeklerden nefret eden, o an hepsinin ölmesi için binbir duayı aynı anda eden, yara almış, kıskandırılmış, haksızlığa uğramış bir kadındı!


 Konudan hiç sapmadı, kıskandıranı da aynı şekilde üzmek için 8-9 planı bir çırpıda yaptı.Onu ilk defa birşeye bu kadar odaklı görüyordum.Canını yakanın canını yakmak için durmadan düşünüyor, çikolata yiyor, bir kaşık suda boğmak mı, böcek gibi ezmek mi daha iyi olur karar veremiyordu.Bir ara sadece -eti pufunu yutmaya çalışırken- konudan farklı olarak "keşke kola olsaydı" dediğini duydum ve şeker komasına girmesinden korktum.
 Çok kızgındı.Çok kıskanmıştı.Çok sarışındı ve bir poşet tatlı abur cuburu bitirmişti.
 Nefes aldı, bana döndü "tatlım ben iyiyim." dedi pembe yanaklarıyla.
 Kucağında onlarca boş çikolata kabıyla kahkaha attı ve işte! 
 Boşluğa düşmüştü.Kıskandırandan nefret ediyor, boşluğu dolduracak birinin yokluğunu hissetmek istemiyordu.
 Şimdi tepeden topuzlar, rahat pijamalar, kötü olan tüm yönleri masaya dökecek, onunla birlikte herşeye lanet edecek kız arkadaşlar ve kupayla içilen türk kahveleri ona kucak açmış bekliyordu.Bu şekilde daha iyi olacaktı, biliyordu.Ama nefes almadan düşünen beynini bir türlü durduramıyordu.Bu onu çok rahatsız ediyordu, yapamayacaktı, mütevazi olamayacaktı ve sordu " eve giderken kola alalım mı?"

   
Uzun sürebilir ama bir kadın iyi olmanın yolunu bulabilir.
 Ve sen onu kıskandıracak kadar aptalsan, bu süre içinde yok olmayı deneyebilirsin.


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Sessiz, tatsız, çaresiz kalman dileğiyle.


 


Çok sarhoştu.çok konuşuyordu.çok özlemişti.yorum beklemeden anlatmaya devam edecekti, belliydi.Üzgündü.Arka arkaya yakıyordu sigaraları.Bağırarak katılıyordu şarkılara.Tersliyordu insanları.Benim gözümün içine bakarak anlatıyordu.Güzel bir anı anlatırken gülmemi, kötü bir anı anlatırken üzülememi bekleyerek.
 Güldüm, üzüldüm, sarhoş oldum.
 Hiç fotoğraf çekilmedik dedi.Bi şarkı çaldı, sigarasının dumanı gözüme kaçtı.Sormadan, umursamadan kendisi için baktı.
 Ve farkettim, ben seninle başa çıkamam DEDİM!
 Teşekkür ederim, cımbızla çektim.

Not: mucize bekliyorsan, korkağın tekisin.






17 Temmuz 2013 Çarşamba

SOĞUK ÇAY DAHİL

 Geçenlerde yeni bulduğum bir meditasyon yöntemiyle konsantrasyonumun odak noktasına ulaşmaya çalışırken (candy crush oynarken)ne kadar da beklenmedik anlarda düşen şekerlerin son hamlemi belirlediğini farkettim.Sanki sen parmaklarınla yaptığın seçimlerde herşeyi kontrolün altında sanıyorsun, oyun sana böyle hissettiriyor.Bilmiyorsun ki yeterince kontrol altındasın,oyun nereye çeksen oraya gelmiyor da sen tıpış tıpış gidiyorsun.İşte bunun adı ‘kader’ oluyor.
 Ben kadere inanmam.Soğuk bir çayın güzel tadı kadar bizi şaşırtan Stephen Hawking’e inanırım.Çalışan tek kasıyla yazdığı kitaplara,evlenip boşandığı kadınlara, oluşumlarına akıl sır erdiremediğim üç çocuğuna inanırım.Şöyle kocaman kollarını açtığında iki avucun arasında kalan havanın, ellerinin çarpışmasına nasıl engel olamadığına da inanırım tabi ki.Ama kader inanmaz, bakar, seçer ve yuvarlak içine alır…Size bugün geçmişten gelen koca bir aşk hikayem var ama bunun Stephen Hawking’le bir alakası yok dersem, yalan söylemiş olurum.Çünkü o, onlar ve diğerleri kontrol ettikleri devasa hayatlarında yuvarlak içine alınanlar.Bu noktada geçmişten gelen aşk hikayemle ve Stephen Hawking’le alakası olmayan tek şeyse; benim.


 Sıcak ama hafif rüzgarlı, çoğu sabaha benzer bir yaz sabahı daha.Sanıyorum ki henüz liseye geçmedik.Hergün neredeyse aynı geçiyor ama sen ne yaşadığını, neler gördüğünü, gelecekte bununla tekrar yüzleşeceğini ve bunun seni şaşılacak şekilde etkileyeceğini bilmeden aynı eğlenceli günleri üç ay boyunca geçirmeye devam ediyorsun.Bir anda ne oluyorsa oluyor ve hayatlar bir daha asla yan yana gelmiyor.Ben yokum içinde, hayatım da yok, devam ediyorum.Bir sürü insanla tanışıp liseyi bile bitiriyorum.Birgün bir bakıyorum İstanbul’da,kuzenimle yaşadığım öğrenci evimde, sıradan bir günün her zamanki kapanışı gibi bilgisayarla uğraşırken geçmiş suratıma çarpıyor.Özlediğimi hatırlıyorum.
 Bugüne kıyasla daha berbat olsa bile geçmiştekini tercih eder insan.Geçmişle karşılaşmak ister, görmek hoşuna bile gider.Suçludur kendine göre, böyle hissettiği için.Zordur belki yüzleşmek ama biz geçmişten korkmaz, geleceğe güvenmeyiz.Pişman olur, tekrar yapar, sabretmeden olsun isteriz.Yaşayan ve birer duygu sahibi olmayan herşey adına bugün kadere inanmıyorum.Ve eğer hisleriniz varsa, soğuk çayın da tadına bir bakın derim.
Not: Umarım doğru zamanda, doğru anı yaşıyorsundur.

9 Temmuz 2013 Salı

Stupid is what stupid do



Herkesin birbirine benzediği şu günlerde tüm kızlar eda taşpınar, tüm erkekler malkoçoğlu, develer tellal,pire berber iken nefes almak(bir çekişte bitmiyor), yeni birini tanımak(tanıyormussun kadar sıkıyor), sorunları halletmek(zayıflamışım da, bir beden büyük geliyor),şanslı hissetmek(sanıyorum oralar cennet oluyor) ve seçmek(sana kalmıyor) evet sana kalmıyor.O yüzden,
Dergin bitmediği,
Akşam olmadığı,
Savaş çıkmadığı,
Önün arkadan daha çok yanmadığı,
Yakın arkadaşın kapris yapmadığı,
Annen bayılmadığı,
Baban kaybolmadığı,
Kardeşin kaçırılmadığı,
Fidye için kart limitinin yettiği,
Bacaklarının su toplamadığı,
Patates gibi soyulmadığın,
Domates gibi kızarmadığın,
Kiraz yaz meyvesi miydi diye şaşırmadığın,
Telefonun suratında izi çıkmadığı,
Karpuz servisi başlamadığı,
Polis tutuklamadığı,
Vali Mutlu gençlerle kafelerde buluşmadığı,
Yan tarafa uzay mekiği çarpmadığı,
Çevredeki teyzeler seninle konuşmaya çalışmadığı,
Resmi gazetede kayıp ilanı verilmediği,
Ve ikinci bir emir gelmediği
sürece o şezlongtan kalkma güzel kızım.
yanmaktan daha önemli ne gibi bir işin olabilir ki?

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Ne Düşündüğünü Bilmiyorum


                           

Bir kum heykelleri festivali olsa sanıyorum ki çok eğlenirdik.Bozuyorum şakaları, geçerken kolunu çarpan teyzeler, heykelin üstüne düşen küçük çocuklar eminim ki çok sevimli olurdu(!).Bilmediğin, görmediğin, tanımadığın insanların ne düşünerek, ne anlatmak isteyerek tonlarca kumu bir araya getirdiğini tahmin etmeye çalışırken diğer yandan "ben olsam" la başlayan uzun fikir ve cümle öbekleri, günlerce uğraşılmış o heykelleri bir çırpıda yıkıp geçmeye yeterdi.Sanki hiçbir değeri yokmuşçasına o dakikada yok olan emekse, olanların farkına henüz varamamış bir halde kendini açıklamaya devam ederdi.Ne yazık ki çok geçti.Seyredenin fikri zıpkın olalı, heykelin yerinde kum kalalı, emek unutulalı çok olmuştu. Şimdi heykelin yerini hatırlayan tek bir kişi, orada gidip poz vermekten başka bir fikre sahip olsaydı eğer, elbette ki heykelin yerinde dimdik duran zihin egzersizini biz de görebilirdik değil mi? Bazen susmak çok zor olabiliyor fakat kurduğun milyonlarca cümleden bir tanesini eksik duysak ve acımasızca eleştirdiğin o kum yığını pislik heykel gibi senin birtanecik, nadide cümleni de gerçekten görebilsek o lanet olasıca çeneni düşüren belkide pis bir budalaya ait o lanet zenci heykel parçası yerinde şimdi yeller esmiyor olurdu he? 
Ne düşündüğünü bilmiyorum, ama anlatabilseydin görmeye başlayabilirdim.

7 Haziran 2013 Cuma

Burası Gezi Parkı

Resim yapan gence, çöp toplayan vatandaşa, halay çeken teyzeye, davul çalan amcaya, yeşilçam filmi izleyene, yemek dağıtan yardımsevere, sınavından çıkıp gelen öğrenciye, fenerbahçelinin koluna giren galatasaraylıya, geziyi sahiplenen çarşıya, kan görüp bayılana, gazdan kusup gözünü açamayana, bacağı kırılıp da hala burada olana, parkta oturup ders çalışana, fotağrafımızı çeken çokça insana, poz veren kıza, gaz maskesi taşımaya alışana, toma barikatı kuran çapulcuya, bize çadır veren dayıya, uyurken karnıma batan taşa, direnen gaye, lezbiyene , birbirine yardım eden farklı partiden üyelere, patlayan havai fişekten korkana, tedirgin olup saldırı var sanana, kuş yemi bölgesine, yeni dikilen çiçeklere, çiçekleri bekleyen rockçı amcaya, tavuk pilavcılara, parka gaz atılmış hissi uyandıran dumanaltı köftecilere, tuvaletini açan otellere, lobinin koltuklarında dinlenen marjinallere, çapulcu sitesi çadırları sakinlerine, gezi kütüphanesine, müzeleştirilmiş polis araçlarına, belediye otobüslerine, elden ele gezen sticker ve yazılara, ölen arkadaşlarımızı unutmayana, unutturmayana, Anonymous'a, sigarasını paylaşana, işten çıkıp parka koşana, anne baba şevkati uyandırana, ebru gündeş söyleyene, beatles dinleyene, yanımızda olan isveç, kanada, ingiltere, ispanya, amerika medyasına, yanımızda olmayan türk medyasına, yediğim uçsuz bucaksız kandil simitlerine, sakin, soğukkanlı kalmayı öğretene, başka birinin elinden tutana, çekinmeden güvenene, hırsızlık yapmayana, bencil olmayana, bir kere bile kavga çıkarmayana, doktoruna, avukatına, parktan çıkıp sınava giden ünivesitelisine, bebeklere, direnişte doğan kedilere,uysal köpeklere ,ünlülere, ünsüzlere, belki yazmayı unuttuğum daha birçok güzel insana ve gaz bombasının her türlüsüne bizi alıştırana, jop fobimizi yenmemize yardımcı olana da selam olsun.
Burası gezi parkı.Biz gördük,burada herkese yer var.
#occupygezi #direngeziparki #heryertaksimheryerdirenis #direnankara #direnizmir #direnbesiktas

















 



Duman/Eyvallah: #direngeziparki #occupygezi #direnankara #direnizmir :  http://vimeo.com/67525742


6 Mayıs 2013 Pazartesi

ÇÜNKÜ HERKES UÇMAYI HAK EDER


Eğer bir şey yapmak zorundaysan onu yapar mısın?Ben yapmamak için elimden geleni ardıma koymayıp üreticiliğimin doruk noktalarında saniyede 300 bahane uydurabiliyorum.Sorumluluklar nerede?Sorma, bırak neredeyse orada kalsın.Sorumluluk sana, senin en başta yaptığına saygı duymaz da, açık zihnine çarşaf serip, uçan yaratıcılığını müsait bir yerde indirir ya sonra sen de sorumsuz olursun..Ellerini açıp avuç içlerine baktığında daha önceden anlam verebildiğin, belki balığa belki de ağaca benzettiğin çizgiler artık sadece birer çizgi olur ve eğer sen bunun farkına varamadıysan endişelenmen gereken kaybettiklerini görmez de çizgilerin varlığından şüphe edersin ya işte şimdi kendine vereceğin zarardan korkmaya başlayabilirsin.
Evde kahve var diye kahve içmek zorunda değilsin.Zorla değil isteyerek yapmak, ya da farkedince bırakmak, kendine saygı duymak, şapkanı takmak, bi sigara yakmak, kadraja bakmak sonra uzaklaşmak yapman gereken.Biraz vazgeçmek belki de..Zaten çizdiğin bir yuvarlağın ortasında kaç saat oturabilirsin?Kendin çizdin diye o yuvarlakta kaç saat oturmak istersin?Yıpratırsın,yıpranırsın da yine de son vermezsin. Beyaz saçlarına ve yıpranmış yüzüne aynada bakınca o çizdiğin yuvarlağı hatırlamak sana mutluluk verecek sanıyorsun ilk başta, suçlamıyorsun kendini.Ama kendi yaptığını kendi ellerinle yok ediyorsun.
Öldürme, yarat! O bir yerlerde sensiz de yaşamaya devam edebilir.


Bayılırız bir şeyler saklamaya! Kavanozdaki reçellerin, hurçtaki kıyafetlerin,peçete-kelebek-ayakkabı koleksiyonların, buzlukta sakladığın yemeklerin,haşat olmuş defterlerin, tuşu kopmuş eski telefonların bir gün senden hesap soracak, hiç haberin yok..Monoton kalıcı olan mıdır,yoksa bir şey hayatında kalsın istiyorsan onu kavanozda saklamak mıdır bilemiyorum ama kapağını açsan kaçar diye korkarsın, hiç açmasan nefes alamaz.Naparsan yap o hiçbir zaman sana ait olmaz.Sen, senlikten çıkarsın.Ben kendimden geçerim, toz olur duman olur buhar olur napar yapar uçar gider o kıyamadığın monotonun.Artık kavanoz boştur ama sen hala dolu sanırsın.Çırpınırsın, o yetenek, o istek, o hedef, o sevgili (kavanozda sakladığın her neyse) senin zorlaman yüzünden bitmiştir.Hatta çekip gitmiştir..Gazabından kork,azad et onları.sıyrıl kendi iplerinden de nefes almayı öğren,rahatla.Çünkü herkes uçmayı hak eder.


21 Nisan 2013 Pazar

SIKTIM, SUYU ÇIKTI


  Çubuk kraker, hayatımda gördüğüm ve yemeye tenezzül etmeyeceğim en gereksiz en sıkıcı besindir herhalde.Yer yer tuzlu bu sevimsiz sopaların bana göre varlığı sadece mide bulantısıyla açıklanabilir. Çubuk kraker satıcılarının da aynı şekilde sadece midesi bulanan insanlar sayesinde bu kadar kazandığını düşünüyorum.Yoksa başka hiçbir açıklama bu şekilsiz oluşumun amacı olamaz.Sevimsiz bir çubuk kraker asla eğlendirmeyi, eğlendirirken düşündürmeyi istemez.O sadece can sıkar ve ne kadar boşlukta olduğunuzu hissettirir size.Zayıf, tatsız, umursamaz ve bencildir.
  Keyif nedir bilmez, 2dakka yüzü gülmez, ağlasan merhem olmaz, gülsen kendini tutamaz, yine tuzuyla dudağınızı yakar, yine keyfinizi kaçırır.Yüzü olsa iki tane çarpılacak, nerde sabah orda akşam, akşamlardan midesi kalkan, midesi kalkıp da hatırlayan, hatırladıkça midesi kalkan, midesi kalktıkça çubuk kraker yiyen, yedikçe tadı kaçan, kaçtıkça kaçan, koştukça koşan, bıktıkça bıkan insanların tercih ettiği niteliksiz şey, nefes al nefes ver göz aç göz kapa, bekle birazdan bayatlayacaksın!
  Ey sen çubuk kraker gibi hisseden ve hissettiren sıkıcı tuzlu, bize biraz rahat ver ve can sıkmadan önce kendine dön bir bak. Bu buruşuk suratlara isyan edeceğine, neden buruştuklarını önce bir düşünsen? Şikayet edeceğine kendine bir çeki düzen versen?Önerilere açık olsan, tatlı olsan acı olsan ama biraz karakterli olsan.Mesela can yaksan, mesela yoga yapsan, mesela çilekli duş jeliyle yıkansan o zaman kendini daha mutlu, daha çilek gibi hissetmez misin? Sen en iyisi pembe oje sür ve çilekli puding ol o zaman herkes seni sever, herşey çok güzel olur, hayat yaşamaya değer, puding tüm kötülükleri siler, yaslar biter, kış geçer, bahar gelir, kedi ağaca çıkar, ağacı balta keser, balta suya düşer, suyu inek içer, inek dağa kaçar, dağ yanar biter kül olur.
Olaylar bu şekilde gelişirken, ben çilekli duş jeliyle çilek gibi hissederken ve dört buçuk saat daha usanmadan çubuk krakere öğütler verecekken, herhangi bir yerde, herhangi bir zaman diliminde yapacak daha önemli işlerim olmalı değil mi?

2 Nisan 2013 Salı

ASLINDA BU BİR EEE ÖDEVİ OLMALIYDI


Kıvırcık saçlı olsam çok daha mutlu bir insan olurdum kesinlikle.Çünkü yaptığım son araştırmalara göre(kendi yapmış) kıvırcık saçlı insanların %80i çok mutlu olmalarıyla dikkat çekiyor.bu yüzde seksenin %60ı orijinal kıvırcıkken,%20si ise orijinalleri yakalamayı başarmış olan permalı ve biyaformlu gençlerimizdir.Bu oranda yer alan kesimi iki şekilde inceleyebiliriz:1)doğuştan asla zayıf olmayanlar,2)yiyip de kilo almayanlar.

Normal koşullar altındaki bir düz saçlının yiyip kilo almaması mümkün mü?hiç şahit olmadım.Var  ise kesinlikle saygı duyarım fakat şu son zamanlarda kendimi bayanlara adamış bir moda yazarı ve fazlasıyla pırasa saçlı biri olarak konuşuyorum ki:o neşeye,enerjiye ve katagoriye hiçbir permayla ulaşamayacağız arkadaşlar(Şimdi köprüden atlayabilirsiniz.).Fakat bir noktada yakalamak artık ölüm diyetiyle mümkün.Herkes merak ediyorsa hemen açıklayayım:günün belli saatlerinde sık sık “hiçbir şey” yemiyoruz.ara öğünleri de atlamamak kaydı ile tekrar ediyorum “hiçbir şey” yemiyoruz.Şimdi oradan “yalnız öyle daha çok kilo alırsın…” demeye çalışacak arkadaşlara sesleniyorum ,bağırıyorum,yer yer küfür bile ediyor olabilirim ve tekrar ediyorum “hiçbir şey yemiyoruz canımıniçi,güzelim,bebeğim,nar tanem,nur tanem neyin kilosunu alıyoruz yaa,üstüme gelme bi hiçbi şey yemiyoruz ya..zaten hiçbi şey yemiyoruz sen neyin kalorisinden bahsediyosun da acaba ben hava sürtünmesinden kilo alıyomuşum gibi mi duruyorum ordan tatlım benim ya,ay canım benim, canımıniçi… ”.
Tabi bu süreçte size ve iradenize destek olacak arkadaşlarınız da mutlaka olacaktır.Bu türe örnek olarak,karşınızda köfte dürüm yiyen mi dersin,bi de parasını sana ödeten mi,yoksa ısır diye burnuna sokan mı istersin ona sen karar verirsin canım,ama ben bu sayede arkadaşlıklarımı da gözden geçirme fırsatı buldum ve çok içler acısı bir sonuca vardım:bütün arkadaşlarımın bakış açısı=can boğazdan gelir=ihtiyacın yok ki=aaa ayça delirme allahasen=biraz abartmıyor musun?.sonuncusunun doğruluk payı var evet çünkü şimdi mankenlerin neden salak olduklarını çok iyi anladım.Onların travmalarını da tıp dilinde sizlere şöyle yorumladım: hiçbir şey yememek sonucu algı yoksunluğu travması.Bugün arkadaşımın gözünde de o “güzelim algına ne olmuş?” bakışını da yakaladıktan sonra bu tezin doğruluğuna tamamen karar verdim ve artık ne mi yapıyorum HALA HİÇBİR ŞEY yemiyorum arkadaşlar lütfen algım,vizelerim ve not ortalamalarım hiçbirinizi germesin.(özellikle hala bu yazıyı nasıl yazabiliyor bakışı atan arkadaşıma öpücüklerimi ve algılı bakışlarımı bir borç bilirim)



En son EEE ödevi yazıyordum ama hangi ara blog yazısı oldu bu o geçişi tam şeyapamadım,neyse.
İYAKŞANLAR.