9 Aralık 2014 Salı

Gri Şehir


"Gittiğin yerde seni bekleyen biri varsa eğer, yolculuk yapmak güzeldir. Düşünmeye, uyumaya ama hiç uyumamış kadar yorgun uyanmaya, gerçekleşmeyeceğini bile bile gereksiz planlar yapmaya, telefonundaki eski şarkıları karıştırmaya, hatırlamaya, özlemeye ayrılmış paha biçilmez bir vakittir. Kelin merhemi olsa falan filan ya, konuşması kolay ben bunun tam tersini yapıyorum şu sıralar. Bir şehri bir kişiyle özleştirememek büyük kayıp gibi geliyor bana. Gittiğin yer o insan olmalı sanki, o insan hayatından çıksa bile orası öyle kalmalı. İçi farklı renk muhallebiyle doldurulmuş kurabiyelerin tadı hiç farklı olur mu? Dilin mavi değil de yeşile dönse miden bunu umursuyor mu? Belki sen zevkten dört köşe, sarı görünce limonlu sanıyorsun, turuncu görünce portakallı. Ama öyle olmuyor işte, onlar sadece kurabiye... 
 Görmeden bilemezsin ya tabi, bazen sadece gezmen gereken bir dönem olur.(umarım sadece gezmen gereken bir dönem olur) O zaman çantanı alıp bir yere gittiğinde, kimsenin seni umursamadığı bir şehirde, bir ülkede dans ederek yürüyebilirsin mesela. Mcdonalds'da uyuyabilirsin, evsizlerle tanışıp, bir gelin görünce peşinden koşabilir, hiç bilmediğin bir dilde sorulan soruya, daha henüz öğrenemediğin başka bir dille cevap vermeye çalışabilirsin. Çünkü kimse umursamaz. Senin orada olmanı, sana farklı gelen kırk bin anı, çektiğin kırk bin fotoğrafı, gülmeni, ağlamanı, orada yaşamanı kimse umursamaz. O sadece sana farklıdır, sana güzeldir, en çok sana özgürdür. Herkes için normal bir günken senin için farklı bir gün olduğunu, o şehirdeki meşhur köprüde, "vay canına!" diye baktığın heykele (binlerce insanın elini yapıştırdığı gibi) elini koyup dilek dileyerek özel kılmak istersin. Çünkü işte dışarıdan belli olmasa bile, senin için farklı bir andır. Yağmur hafif atıştırmaya başlar, sen gözlerini kapatırsın. İşte o an, aklına dileyecek hiç birşey gelmez. Biraz düşünürsün ama olacak gibi değildir. Mahcup bir şekilde "sağol heykel, galiba senin yardımcı olabileceğin bir hayat değil bu" diye içinden geçirirsin. Gözlerini açarsın, arkandaki istekli insanlara bakıp iki saniye önceki salak duruma şaşkın halde sıranı devredersin... 
 İnsanların inanarak diledikleri ne kadar belli oluyor yüzlerinden. Benim de acaba "pardon heykel, bu seninle ilgili bir konu değil." bakışım belli olmuş mudur? Düşünüyorum da, bazen mottolaştırdığımız şeyler o kadar da önemli değil. Bir heykelden en basiti "nefret edene kadar çikolata yiyip kilo almamak" gibi birşey bile dilemiyorsam, ondan bile yardım istemediğim bir hayat yaşıyorsam ben, galiba mutluyum. 
 Beni bekleyen hiç kimse yok şimdi, oraya da ait değilim buraya da, biliyorum. Peki gittiğim yerden neden geri dönüyorum?Neden artık dönmem gerekiyormuş gibi hissediyorum?  Çünkü bir şehirden ayrıldığınızda sizi en çok ev özler. O şehri hatırlamak için kişiye, bahaneye, mottoya ihtiyacınız yoktur, orası evdir. Başka bekleyen olmasa bile mutlu olduğunuz size ait yerdir ve hep öyle kalır. 
 Yani diyorum ki, heykel beni sevmedi, olsun Prag yine de çok güzeldi hatta mükemmeldi ama hava karardı, ben artık eve gidiyorum." 
 
 Prag (Gri Şehir) 
 07/12/2014

17 Kasım 2014 Pazartesi

BİRAZ DA BU TARAFTAN

 Ekimi atlamakla beraber bütün yeme içme faaliyetlerini tamamladım sanıyordum Almanya’da. Meğer daha yeni başlamışım. Kendime vakit ayırmakta çok zorlanıyorum ama çalışmaktan değil, koşturmaktan bu sefer. Bu koşturmacanın geri dönüşünü İstanbul’da kütüphaneden hiç çıkamayarak alacağım biliyorum. Peki bugün neden mi yazabiliyorum? Çünkü dün çamurlu yolda kayarak bisikletten uçtum ve şuanda diz kapağımın altında bir diz kapağı daha varmışçasına büyük bir şişlik var, yürüyemiyorum. Ben de özlediğim şeyle uğraşarak, yazı yazarak vakit geçiriyorum.
Yazmakla bitiremeyeceğim bir ton aptal saptal şey yaşadım bile daha şimdiden. Şöyle bir toparlayacak olursam eğer, öncelikle 8-9 kere bisikletten düştüm. (tabi hiç böyle yaralanmamıştım.) Bazen tramvay yoluna girerek, bazen direği ortalayıp vurarak, bazen de insanları ortalayıp kucaklayarak, ama her seferinde bisiklet sağda ben solda, Zeynep’in kahkahalarıyla biten düşmeler. Sonra tabi çok bira içtim, adamların birası bitmiyor ki içmekle. Braunschweiger birası, Bremer birası ay şunu da deneyeyim cart birası curt birası derken aman allahım her şehrin kendine özel birası mı olur ya? Hayır bir de farklarını anlasam  gerçekten, hepsi bir Pilsener benim için. Ee tabi birçok arkadaş da edindim, hepsi birbirinden değişik. Mesela karşı komşumuz Kanadalı, çatıdan geliyor bizi ziyarete. Camı tıklıyor açıyoruz falan. İki odanın da camları aynı çatıya açılınca kapı gereksiz kalıyor herhalde ne bileyim… He sonra Meksikalılar var, hiç kar görmemişler hayatlarında. Bizim çatıda kardanadam yapma planları uçuyor havalarda, bir başka grup da barbekü partisi planı yapıyor aynı zamanda. Geçenlerde dediler yılbaşı ağacı alalım çatıya, olur dedik olur alalım 20 kişi, herkes 2’şer euro atsa vallahi olur. Bir de koltuk atarız, onu da atarız bunu da atarız.(adam koltuk koyacak çatıya camdan geçirip bak, planlara bak!) Sonra Hintliler, Tanrım böyle sevecen, iyi kalpli insanlar görmedim. Şimdiden onların düğününe davetliyiz Hindistan’a. Daha gelin yok ortada ama o iş kolaymış öyle diyorlar, anneleri buluyormuş onlar da evleniyorlarmış oh be, ne temiz iş! Bize sadece bir uçak bileti almak, bir de kıyafet uydurmak kalıyor tabi en zoru da o. Ama söyledim, eğer gelirsem takılar sizden dedim. “Kulağımdan burnuma zincirler, boynumdan kafama burmalar, altınlar artık allah ne verdiyse, böyle omuzlarımdan kollarıma, parmaklarıma falan oradan oraya hani yok mu sizde hep Bollywood filmlerinde görüyoruz.” diye anlatınca korktular tabi biraz, ülke ekomonisine darbe vuracağım sandılar ama ne yapsınlar iyi kalpliler işte ayarlarız dediler. Hintliler iyiler… Neyse robot gibi konuşan Amerikalısından, kapıya “kapya” diyip 15 dakika Türkçe olduğunu iddia eden Hırvatına, veganından, döner hastası almanlarına kadar bir sürü insan…
  Güzel yerler görerek, güzel insanlar tanıyarak vakit geçip gidiyor. Bazen Almanca konuşup tanışmak isteyen oluyor, üzgünüm İngilizce konuşabilir misin diyorum. Bana İngilizce “Alman mısın?” diye soruyor.(bir de tipim benzese…) Böyle insanlar da var, onlardan her yerde var ve tabi “güzel insan” katagorisine girmiyorlar. İlginç olan şeyse o kadar yoğun bir dönemden sonra burada uğraşmam, çalışmam gereken hiçbir şeyin olmaması… Tek önemli olan Almanca ve İspanyolca öğrenebilmem tabi ki bir de gezip arkadaş edinebilmem. İnsanın kafası karışmaz mı? Ne yapacağını şaşırmaz mı? Şaşırmıyormuş işte, buraya uyum böyle yaşamayı gerektiriyormuş: birazcık düşünmeye bile vakit ayıramamayı… Üzülmeye, özlemeye, sinirlenmeye, hayal kırıklığına burada vakit yok. Biraz bu taraftan bakınca, normalde neden olsun ki?
Yani motto hep:

*Ain’t nobody got time for that!

28 Eylül 2014 Pazar

Kışlı Şarkı Zamanı

Eylül’ün sonuna gelmiş ve çok yol kat etmiştik. Artık burada beklemem, arkadaşlarımı okula giderken izlemem gerekmiyordu. Arkamda özleyeceğim tonlarca insanın da hüznünü alıp(ya da Skype adreslerini), kalacak yerim olmayan minik bir şehrin, aptal bir maceranın ortasına düşecektim. Evet, işte tam da bunun için çok heyecanlanıyordum. Tek umudum olan 3 günlük otel rezervasyonu, bavula sığdırmaya çalıştığım bir yığın kazak, boynuma sarınca yüzümü kapatan kırmızı atkı ve taşımakta zorlandığım koca botlarım beni özgüvenli hissettiriyordu neyse ki.
Buralar bensiz normal hayatına başlamıştı bile. Sadece ben hala gidememiştim. Artık vakit gelmişti, Dünya’nın kaç bucak olduğunu görecektim ve düşünmeyecektim… “ Orada da bu kadar çok arkadaşım olacak mıydı, eski whatsapp gruplarım duracak mıydı, deri ceketimi giyebilecek miydim, alışmam ne kadar zaman alacaktı, annemle haftada kaç Skype yapacaktım acaba, bana kaç “Ayça çok eğleniyoruz, keşke burada olsan” vidyosu gönderilecekti, kaç anahtarlık kaç ayakkabı siparişi verilecekti ve babam neden bir türlü pasta yapmayı öğrenemedi? ”  
Çok yoğun ve hiç de masum olmayan bir kış beklentisi içerisindeydim, 18 kutu ilaç ile seyahat edecektim. Yani tekrar kış şarkıları dinlemeye başlasam iyi ederdim. Belki de yeni albümler, daha kışlı şarkılar indirmeliydim, daha soğuk ülkeler için. Burada bensiz ilk yılbaşı, yine bensiz ilk benim doğum günüm olacaktı, garip…
Yokluğumu unutmadan mutlu bir kış diliyorum hepinize. 2015’te görüşmek üzere. 


9 Eylül 2014 Salı

MUTLU SONBAHARLAR!

Günaydın 9 Eylül Salı,
Anlamsız ve gereksiz bir gün olduğunun hepimiz farkındayız ama ben bu günü hatırlamam gerektiğini düşünüyorum. Burnum tıkalı, çünkü Ankara’dayım. İnternet gidip gidip geliyor, üstümde “Mom Jean” diye adlandırılmış 80’ler cinsi bol bir kot var ve daha demin eşofmanlı bir teyzeden kahvemi tutmasını rica ederek bütün yol boyunca benimle konuşmasına sebep olacak zeytin dalını uzatmış bulunmaktayım.(eşofmanlı teyze: her an yardımcı olmaya hazır ne nazır, yolculuk için bütün ekipmanlarını -börek, meyve, ıslak mendil vs. – o sinsi deri çantasının içerisinde diğer yolculara ikram etmek üzere saklayan, kompleks bir oluşumdur. Her türlü kavga ve koltuk yatırma davasının elebaşıdır. Tüm muavin ve şoförlerin korkulu rüyasıdır.)
Diyorum ki şöyle iki gün evde boş boş oturayım, “Allah boş oturanı sevmez!” felsefesiyle mi yaratıldım nedir, bir türlü duramıyorum. Microsoft stajım bittikten sonra çok boş kalırım sanmıştım. Çünkü 3 ay boyunca bekle bekle içimi şişiren, Türkiye’ye geleceğine yanlışlıkla Kore’ye gittiğini düşündüğüm Erasmus kabul mektubum asla bana ulaşmayacaktı, bunu anlamıştım. İşte o an, ta ki ümitlerimin “aman neyse gitmem de okulum uzamaz, iyi bari.” raddesinde köreldiği 1 Eylül sabahında pat diye kabul mektubum geliverdi. Tabi ben de gitmeyeceğim diye ne bir belge ne bir şey hazırlamışım, arıyorum Konsolosluğu bana randevu versinler diye ama felaket rahatım, “3 ay sonraya randevu vermişler kıza yaaa!” hikayelerine güveniyorum çünkü. Sanıyorum ki Kasım’a bana ancak randevu verirler de ben de gidemem… Vermesinler mi 4 Eylül’e benim randevuyu! Ailecek seferberlik ilan edildi o anda. Zaten babamla telefonda “Kızım kalacak yer ayarladın mı? -Yok. Uçak biletini ne zamana alacağız? -Bilmiyorum. “ döngüsüyle saat başı kavga ediyoruz. Annem notere koşuyor, ben Belediye’de nüfus kayıt örneği peşinde ağlayacak kadar sıra bekliyorum. Zavallı kuzenim de benim peşimde, ben ağlarken iş hallediyor. Tam 2 günde, milletin 1 ayda topladığı belgeleri topluyoruz.
 Sinir stres hat safhada, 4 Eylül sabah 9’daki randevuma panikten saat 7’de gidiyorum. Belgelerimi yarım saat içerisinde teslim ediyorum ve görüştüğüm kadın sanki 5 dakika sonra beni içeri çağıracakmış edasıyla elime bir kağıt tutuşturuyor ve “sen dışarıda bekle, ben seni çağıracağım” diyor. Bekle Allah bekle, tam 6 saat bekliyorum diğer Erasmus’a gidecek, eline kağıt tutuşturulmuş ve bekle denilmiş 8-9 öğrenciyle birlikte. Kimisi bankta uyuyor, kimisi yandaki ticari vizesi için gelenlerle(bildiğimiz amelelerle) muhabbet ediyor. Bir ara “Almanya elini Türkiye’den çek!” sloganlarıyla konsolosluk kapısında eylem bile oluyor, biz hala içeride herkese ben seni çağıracağım diyen kadın yüzünden bekliyoruz.6 saati tamamlamaya birkaç dakika kala çoğu öğrenciyi de diğer vize başvurusu yapan insanlar gibi teker teker çağırıp gidebilirsin diyorlar. Peki ya ben… Ben hala armut gibi bekliyorum orada. Artık sabahki vardiya gitmiş, öğlen yenileri gelmiş, ben yer edinmişim, bilir kişi olmuşum, bütün memurlar beni tanıyor. Resmen bir ağırlığım, bir saygınlığım olmuş artık orada. Biraz daha beklersem memur maaşı bağlayacaklar neredeyse… Dayanamadım bağırdım ortalıkta “benim belgelerim kayboldu herhalde ben sabahtan beri bekliyorum bu nedir ya hayret bir şey” diye. Baktılar ki bu kız çirkinlik çıkaracak ulu orta yerde, hemen adımı alıp içeriye sordular.(Bazı işler çirkefleşmeden hallolmuyor.)İçerideki kadın da bağırmasın mı “Aaayyy o da gitsiiiiin. Haftaya evine gidecek onun vizesi…” diye. Böyle bir tansiyonum çıktı, ateş bastı, kalp atışım hızlandı, bir fenalaştım… Söylesene şunu 6 saat önce be kadın! Bir an için konsolosluğun kapılarını tekmeleyesim, duvarlara zarar veresim geldi ama yapmadım. Hanımefendi bir şekilde “lanet olsun yapacağınız işe.” dedim ve konsolosluktan sanki tahliye edilmişimcesine büyük bir rahatlamayla çıktım.
Neyse vize işini de bu şekilde gözün aydın diyen güvenliği “gözüm aydın falan değil, neredeyse gitmekten vazgeçiyordum!” diye tersleyerek hallettim. Aslında tam da şu sıralarda evde oturup, Almanya’ya gideceğim güne kadar “uçak bileti de aldık ama ya vize yetişmezse!” stresi çekmem gerekiyor ama Ayça durur mu, Microsoft için düştüm yine yollara. İnsanın sevdiği bir şeyle uğraşması da sıkıntıymış meğer, yerimde duramıyorum! Annem, babam benimle dalga geçiyor “aaay ay ay iş kadını mı olmuş, hadi git gez de biraz kafanı dağıt bari!” diye…Tabii aileden bu kadar inanç ve destek arkamda olunca(!) bir bakıyorum mola yerine bir saat kalmış.
Evet biliyorum çok önemli bir Salı değil, çok farklı bir sabah da değil ama farklı sabahları anlatabilmem için iyi bir zaman.

Koşturması bana kalıyor, bari mutlu sonbaharları da size kalsın!
Sevgiler.

Not: İlk oyunum “Bunny And The Others”  Windows Store’da!Merak edenler, buglarını bulup dalga geçmek isteyenler ve ben daha iyisini zaten yaptım, pişman değilim bir daha olsa bir daha yaparım diyenler için:


16 Ağustos 2014 Cumartesi

Ey İnsan!

Bazı insanların, bazı zamanların sana iyi geldiğini düşünürsün.Sorgulamaya çok vaktin olduğu dönemlerde hayatındaki iyileri görebilirsin çünkü kötüler, sinirini bozanlar daha çok gözüne batar.Bense bu aralar eve gelip kendimi yatağa atana kadarki süreçte etrafa bakmaya vakit bulamayanlardanım.Kim iyi geliyor, kim güzel gidiyor bunu görmeye vaktim yok belki ama galiba “of hiç vaktim yok” diye yakınıp vaktim olduğunda boş yaşıyormuş hissine kapıldığımdan, şu durumdan memnun taraftayım.


 Aynı anda yapmaya çalıştığım birçok şey (hatta itiraf edeyim hepsi) patlayacak gibi.Çoğu patladı bile!Mutsuz muyum, hayır efendim diyorum ya buna vaktim yok.Örnek vereyim hemen, koskocaman bir elektrikli araba yaptık hem de sadece 2 haftada.Çalışıyor mu, mükemmel mi, harikalar mı yarattık, ha-hah hayır.Daha fazla vaktimiz olsa yapar mıydık, bak ona hiç şüphem yok.Kendini o kadar işine adamış insanlarla çalıştım ki, kimlerle çalışmalıyım öğrendim.Adamak diyorum ya bu kelimenin anlamını sözlükten değil, mühendisliği unutup çorabının üstüne parmak arası terlik giyip kaynak yapan, şahsı kendisinden büyük Haldun Usta’nın yanında çırak gibi günlerce zımpara, kesme biçme işlerini halleden hatta elini artık tinerle sildiğini, suyu gereksiz bulduğunu söyleyen, hidrolik yağın yediği yemeğe tat verdiğini iddia eden, yaptığı devrenin başında uyuyan, okulun tepsisinden su geçirmez kap yapan, usta kimliğini beyaz atletiyle bütünleştiren komik insanlardan öğrendim.Bu insanları tekrar mühendisliğe nasıl adapte edeceğiz bilmiyorum ama ben çok güldüm, az uyudum, eğlenirken bir sürü iş hallettim.Beraber uykusuz geçirdiğimiz, boya kokusundan kafa olduğumuz günlerden sonra sonucu mükemmel olmadığı için mutsuzum diyebilir miyim?Kendime kattığım onca şeyi görmezden gelebilir miyim?Hayır efendim hayır, buna vaktim var ama hakkım yok.
 Bir de bu gece elektrikli araba yapan vampir tarafımın gündüz insana dönüşen yanı da var tabi: Microsoft!Gece hiç uyumayıp patlıcan moru gözaltlarımla gittiğim Microsoft stajında o halime rağmen benimle arkadaş olan insanlar, evet onların da hakkını yemeyelim!Çok fazlalar, çok eğlenceliler ve işi biliyorlar kesinlikle.Eğitim çok hızlı ve farklı geçiyor, mesela hiç düşünür müydüm Murat Cemcir-Ahmet Kural Microsoft’a gelsin?Özge Ersu Stand-up’çıları cebinden çıkaracak kadar bizi güldürsün?Hadi herşeyi geçtim Nokia’nın Genel Müdürü, Microsoft’un Genel Müdürü, ShiftDelete.net’in kurucusu Hakkı Alkan, Oyunder’in kurucusu, daha birsürü üst düzey Microsoft çalışanı, gazeteciler, reklamcılar, sosyal medya uzmanları hhoooop hoop yahu biz bunları hakkediyor muyuz?Böyle bir havalar falan yani ne oluyor ya, bizi bu kadar şımartmayın.Bu kadar dolu geçen 2 haftanın devamını insan ister istemez merak ediyor, buna da vaktim var.Hakkım da var, merak ediyorum!Fakat bakıyorum tabi, çevremden öğrendiğim o kadar çok şey var ki şu Microsoft’ta, diyorum sadece bizi bomboş oraya oturtsalarmış ve insanlarla tanışmamızı isteselermiş yine de dünya kadar şey öğrenirmişim, peh peh peh!Oyun yazanlar mı dersin, app geliştirenler mi, Store’da kaç uygulamasının olduğunu hatırlamayan çılgınlar mı…Hepsinden var hepsinden.Yani arkadaşlar bizde yoklama alınmıyor, check-in yapıyoruz bizim için yazılmış bir uygulama üzerinden anlatabiliyor muyum?Yani şu coolluğun farkında mısınız foursquare falan halt etmiş Tanrım yıkılıyoruz ya…
 Gelgelelim sevgili blog okuyucuları, orada herkesin blogu da var.Herkes genius, herkes çılgın.Bense gündüzleri yazmaya çalıştığım oyunda z düzleminde uçan adamı yere indirmeye çalışan bir yazılımcı, akşam elini havyayla yakan, araba ağırlık kaldırıyor mu testleri için kaputa çıkartılan, langırtın kilidini penseyle sökmeye çalışan(1 lira atıp da oynasanız ne var sanki!) bir elektrikçiyim.


Ey arada kalmış, kafası karışmış, birçok şeyi aynı anda yapmaya çalışan ve hiçbirini mükemmel yapamayan insanlar: biliyorum ki zevk aldığınız yelpaze çok geniş ve bu durum sizi yoruyor.Yapamadığınız onca şeyi bir kenara bırakın, yaptıklarınız o kadar çok, çevrenizdeki insan sayısı bir o kadar daha çok ki, şanslısınız vaktiniz yok!Ama olsa sorgulamanızın sonucu ne olurdu…Bilmiyorum, sorgulamıyorum, hayır efendim merak da etmiyorum, tadını çıkarıyorum çünkü:

*En çok pişman olduğum şey; pişman olacağım diye yapamadıklarım ve dokunamadıklarımdır. (W.Shakespeare)


                                      Ey insan! Sen gülümsemeyle ağlama arasında bir varlıksın.


19 Temmuz 2014 Cumartesi

RESMEN CEMİL İPEKÇİ

 Zamanında bir perde almışım bir sürü adam kafası var üzerinde.Tek başıma olsam bile çok kalabalıkmışız hissi veriyor.Bi türlü yalnız kalamadığım şu çılgınlar çılgını evde bir de hiç işim yokmuş gibi gözlerimi perdeye dikip adamları, kadınları tanıdıklarıma benzetmeye çalışıyorum ama çok ilginç, benziyorlar!
 Biri gıcık olduğum kız, biri okulda gördüğüm çocuk derken bir de bakmışım aman allahım kuzenimle sınıf arkadaşı değil mi o?...Ay çıldırıyorum aaa dostlar diye bağıracak oluyorum hay yareppi annemlerin alt komşusunun ne işi var orada?Elaleme rezillik bütün sülaleyi, arkadaşları toplamışım karşılarında uyuyorum 1 yıldır kimse de hişt pişt demiyor ama zaten hele bir o perdeden ses çıksın, hele bi dersinler...Sonuç malum: perdeleri yakar, pılımı pırtımı toplar, oranın küçük bir sahil kasabası olmadığını anlayıncaya kadar saçma sapan bir bozkıra yerleşirdim.Baktım deniz yok, vay başımıza gelenler diye bağırarak kafamı bir sağa bir sola yatırıp dövünmeyi hayal eder, ama sonra bunu yapmaya utanıp hiç sesimi çıkarmadan oradan uzaklaşırdım.Her yaptığım salakça şey için "perdenin laneti hala üzerimde, peşimi bırakmıyor!!" der, bütün sorumluluğu da üzerimden sıyırıp atardım...Aman aman neyse ki kimsenin hişt pişt dediği yok.
 He bir de, kendi çapımda düşünürken bir takım çözümler üretiyorum çok lazımmış gibi.Örneğin; tütsü yakıp, "çok genç ve masumken, çokça hayallerim olan bir çağımda - tabi o zamanlar kanım deli akıyor, saf duygularımla aldığım bu perdeyi bugün burada azad ediyorum." diye haykıracak oluyorum...Kalp krizine sebep olacak hayal gücüm şimdi perdedeki kafalar ayaklanıp "eyvallah abla!" diyerek çıkıp gidiyorlarmış evden fikrini aklıma sokup bir de ön gösterim olarak gözümde canlandırıyor, veriyor gazı, veriyor gazı...Ee tabi ne olacağı belli, uyutmuyor sabaha kadar yusuf yusuf yan odada oturtuyor insanı, hay seni hayal gücü gibi...
 Bakıyorsun sabah olmuş.Ohh temiz hava kokusu ve kahve...Diyemeden patlıyor gökyüzü, ağaçlar yerden yere vuruyor kendini, yağmur camları kıracak oluyor, sel, fırtına, kıyamet kopuş, bir felaket halleri aman allahım İstanbul elden gidiyor!Heryer akarsu dere olmuş, birkaç saat kalmış Avrupa'dan kopup küçük bir adacık olmamıza sen ağzın açık pencerenin köşesinden dışarıyı izleyip hayretlere düşüyorsun.On parmağını birden ileri uzatıp "bu Temmuz mu, bu Temmuz mu şimdi!"gibi özürlü triplere giresin geliyor bir yandan, daha 1 saat önce alnına güneş vurmuyor muydu yahu...Bu sırada perdeye olan tüm ilgini de kaybedip hava muhalefetine bulamadığın çözüme kaygılanırken, göz kapakların senin şu gereksiz hallerine de, hayal gücüne de daha fazla tahammül edemiyor, "uyu hadi uyu, dünyayı sen mi kurtaracaksın be kız" isyanını da yapıştırıyor.
Gözaltların mor, iki elin yana düşmüş, bundan birşeycik olmaz imajınla hafiften sızarken dikkatini çekiyor, "a-aa Cemil İpekçi değil mi o?"

2 Temmuz 2014 Çarşamba

BİR KEDİ



Biliyorum farkındayım ben olan bitenin...Gözaltlarım azcık mor.Akşamları biraz fazla şarap içiyorum.Sabah da biraz fazla kahve...Ama değiyor, keyifli insanlarla keyifli vakitlerle yoruluyorum.Gece martı seslerine uyanıyorum bazen.Bi de büyük sineklerden korkuyorum.Başka şeyler, saçma şeyler okumak istiyorum.Sonra en çok ben yazmak istiyorum.Kocaman bi yıldan çok güzel kaçmışken omuzlarımdaki yükü tekrar üstüme alıyorum, biliyorum bunun da farkındayım kolay olmuyor.Sabahları çok erken uyanıyorum bazen, sonra geri uyuyorum.Derin nefes almayı tekrar öğrenmem gerekiyor, buna çalışıyorum bu aralar.Hiç yemek yemeye vaktim olmayan günlerim var.Bazen dersler ve kurslar birbirine giriyor.Hepsine yetişiyorum, ama başka hiçbir şey düşünemeden.Gözüm iyi görmüyor ve sağda solda sürekli birşeyler unutuyorum, yaşlanıyorum.Yavaşlıyorum artık hırsım, isteğim köreliyor, üzücü değil ama buruk bir tadı var.Her akşamüstü vapuru beni karşıya atarken güneş geçmiş beynimi rahatlatıyorum rüzgarla.Bu büyük bi başlangıç, mutlu bi veda.Kalbimi basıyor arada koca bir sıkıntı, aman yaa diyorum sonra da.Çokça çamurlu içimi temizlemek için bi yığın su yutuyorum, ama geçiyor.Değiyor yani...
Tanrı bana soruyor yatak mı istersin, uyku mu...Birinden biriyle rahat vermiyor.En iyisi araba kaputu diyorum ben de ve ağaç gölgesi bulduğum yerde uyuyakalıyorum.
Ama içimden de diyorum uykuya dalarken, hiçbir şeyim yokken elde ettiğim güzelliklere karışmasan olmaz mı, Tanrı?

25 Haziran 2014 Çarşamba

HERŞEY DAHA ÇOK BRONZLAŞABİLMENİZ İÇİN

Çok huzurlu hatta fazla gereksiz huzurlu geçen 5 günün sonunda, acil bir durumda asla ‘kemerleriniz gösterilen şekilde bağlanır, belinize göre ayarlanır’ coolluğunu ve sakinliğini koruyamayacaklarını düşündüğüm fazla güzel hosteslerden 8 kere yastık isteyerek ve kafam uçakta yanımdakilerin omzuna düşe düşe, yarı uyur yarı uyanık vaziyette Bodrum’dan aile saadeti evimize döndüm.Evin kapısını yorgun, bitkin ve bir o kadar yanık tenlerimizle açarken uzun bir süre ailecek 3 saatten fazla aynı atmosferde bulunmamaya yemin ederek odalarımıza dağılmanın heyecanını yaşayacaktık.Tabi ki kapının açılmasıyla saniyesinde kaybolan bu heves yerini dehşete bıraktı.Evet dostlar artık bir kapalı havuzumuz vardı!Evin girişi ve mutfak bunun için feda edilmişti tabi ama olsun zaten kullanmıyorduk, iyi olmuştu.


 Son durum tahlilime bakacak olursak eğer, gece saat 2, yerde havlular, tavan sapsarı ve ıslak, annem ve babam üst kattaki deli kadınla kavga etmeye çıkmış, kardeşim lol oynuyor ve ben su birikintisi kalan mutfak köşesinde ayağımı şap şap suya vuruyorum(mutlu bir aile tablosu).Burada deli kadını merak edenler varsa eğer ufak bir bilgi vereyim, kendisi gece 3lerde evde topuklu ayakkabıyla yürüyüp, sinirlenince dolapları deviren(biz deprem oluyor sanmıştık), abisiyle telefonda ya da yüzyüze adam boğazlıyorlarmışcasına kavga eden, çok içip sarhoş halde bağırarak ağlayan, bazen o sarhoş haliyle otoparkta arabasının içinde uyuyakalan ve kapıcı tarafından siteye dedikodusu yayılan, bekar, yaşlı bir edebiyat profesörüdür ve 4 yıllık komşumuz olur.Tipi biraz cadıya benzer, sesi kısıktır ve o sesi duyurmak için bağırınca cinayet işleniyor sanan komşular polis çağırır, çoğunlukla polislere “ay yine mi rahatsız ettim, ben yalnız yaşayan bir kadınım” ayağı çeken bu yırtık profesör durumdan kolayca sıyrılır.Şuanki güncel başımıza gelense, bu deli kadın tarafından ‘uyuyakaldığı zaman sürecinde çamaşır makinesine bir haller olması’ şeklinde açıklanıyor, “ay parkeler ay!” diye bağıra bağıra sabaha kadar yerleri temizlemesi de apartman sakinleri için cabası.
 Neyse ki sonunda bir şekilde odalarımıza dağılabiliyoruz ve  bol atraksiyonlu bir gecenin sabahında ancak uyuyabilmenin huzuruyla tatilin gerçekten bittiğini ve artık aileme yeterince doymuş olduğumu hissediyorum.İçimde yavaş yavaş sorumlulukların geri gelmesine ya da yaklaşık 15 saattir aç olmama bağlı olarak bir acı duyuyorum.'Değerini bilemedim galiba o huzurlu tatilin' gibi düşünceler bir anda beynime yağmaya başlıyor ama fazla huzurun da pek güzel birşey olmadığını hatırlıyorum hemencecik.O kadar sakin, o kadar huzurlu geçiyor ki yılın bu 5 günü,insanın içinden yemek sırasında önündekiyle saç saça baş başa kavga edesi geliyor ya!Bir tatilde hiç mi sıkıntı stres olmaz, hep mi yüzmekler ay biraz da bu tarafımı yakayımlar olur yani insana fenalıklar basıyor.Peki bu aile tatili zıvırtısını 20 yıldır yapıyor olmamız devam ettirmemiz anlamına mı geliyor, malesef evet!Çünkü babam bayılıyor.Gelgelelim tatilin bitmiş olması ve yazokulu, staj, İstanbul kombosunun beni bekliyor olması normal sıkıntı, stres dolu hayatıma kavuştuğumu gösteriyor, pek şanslıyım!
 Rengi açılmış bir tutam saç, bronz ve soyulmaya hazır bir ten, tatilde okunmuş, yarım kalmış kakao yağı kokan bir kitap…İşte bizim tatilimiz de bu kadar oluyor çocuklar.Haziran sizlere ömür, Temmuz’da yine sizlerleyiz.

*Daha çok bronzlaşabilmeniz dileğiyle, herşey bunun için elbette.7bin tık için teşekkürler.




1 Haziran 2014 Pazar

MAVİ GÜNLER

                                                             

Yeni, sarı bir sayfaya yazıyorum bugün.Haziran gibi bile değil gökyüzü, gri.
Biz bu havaları çok severiz, huzur buluruz sakinliğiyle sokakların.Taze meyve tadı gibi havayı içimize çekeriz, gözlerimizi kaparız, soğuk yüzümüze vururken.Çok fazla şey düşünmeyiz, düşünmemeyi biliriz çünkü.Sadece sevdiklerimizle kahve içmenin değerinin farkında, hayaller kurarız fazlasını istemeden.
Çok ağaçlı, çok kalabalık bu şehri sevmeyi öğreniriz birlikte.Gece uyumaya çalışırken karşı binanın bacasına yuva yapmış bir martıyı görmek bile bu zamanları özleyeceğimizi hatırlatır bize ileride.Yine de gitmek tam gitmek değildir bizim için, özlemek de tam özlemek değildir o yüzden.Yarım kalmışlıktır, belki de biraz kaybolmaktan korkmaktır.
Dünya çark ediyorken, uyum sağlamaya kalkarsan tepetaklak olursun biz gördük, en çok biz biliriz.Bu yüzden, gözümüzü yarım açarak olana bitene, ama bakmıyormuş gibi yaparak, unutmayarak, ama unutmuş gibi tekrar şaşırarak, tekrar tekrar yaşayarak seviniriz biz, yine biz.
Güzel geldin Haziran, mutlu ettin, güzel şeyler getirdin.
Dünya'nın hareket ettiğini unutturacak kadar keyifli, mavi günler, mavi pazarlar.

''Hayatın bize neler hazırladığını asla tahmin edemeyiz; acil çıkış kapısının yerini bilmek her zaman iyidir.''    P.Coelho

23 Mayıs 2014 Cuma

Hiç Mayıs Kalmamış, Kasım Versek?


O kadar çok koşuşturdum ki yürümeyi unuttum diyen gencecik insanlar, inanın ben artık bıraktım kendi kendine koşuyor hayatım, öğrettim planlanlayabiliyor herşeyi bana sormadan, bir bakıyorum ben yeni uyanmışım da o kahvesini içmiş, hazırlanmış bile.
Yoğunluktan bir nebze olsun uzak kalmak için balkonlarda nefes almaya çalışırken güzel bahar kokusuna lanet ettiğin şu günlerde çok fazla şey değişiyor aniden farkında mısın?Sadece baharı yaşamak isteyenlerimiz için eziyet halini alan güzel havaların yanında bir de “zorunda” olduğun için yaptığın şeyler gözünde büyüyor da büyüyor. 
Aslında yapmak zorunda olduğun hiçbir şey senin için değilmiş de hayrına uğraşıyormuşsun gibi, kafana taktığın üç beş kişiyi zorla ben sana düşündürüyormuşum gibi, düğünlerde oynamak istemeyen teyzelerin bir kalkınca bir daha pistten inmemesi gibi ve sanki senin boyun yetiyormuş da doçentler canları istediği için seninle birlikte diğer hocanın ofis camından bakmaya çalışıyormuş gibi gibi gibi bir haller...
Boyun yetmiyor be kızım kabul et, parmakucunda duruyorsun işte!
Sen en iyisi ne yap biliyor musun? 
Bugünü de müzik dinleyerek ye, kendine de vicdan azabı gibi yavaş ve acılı bir intihar yöntemi seç.Elini başına koyarak çevrende olup biteni izle, herkes için birşeyler farklılaşmaya başlıyor bunu farket ve birazcık kork, gözlerin faltaşı gibi olsun şaşkınlıktan.Yeniliğin heyecanı değil de ürpertisi sarsın dört bir yanını, cesaretin kırılsın azıcık, böylece hemen herşeye atlamazsın.Dene bir bakalım, belki çok uğraşırsan Mayıs'ı da uyuyarak kapatırsın.
Ama unutma, Haziran'da herkes için yeni bir dönem başlıyor.Koskocaman, mühim hayatını meşgul eden üç beş kişi şu köşede dursun bir süreliğine, asıl sen nasılsın?Tüm bunlara hazır mısın?


27 Nisan 2014 Pazar

KENDİNE İYİ DAVRAN

 27 Nisan Pazar.
 Tam 13 saat uyumamın şerefine sabah 9'da kendiliğimden "neredeyim ben" dercesine derbeder bir halde uyandım.Sağıma soluma baktım, milyarlarca kot pantolonumun yerde oluşturduğu küçük bir dağcık, yanında cüzdan, aynanın önünde duran kitabın üstüne dökülmüş aseton, halının üstünde küpelerim... Tanıdım burası benim odam.Zaten belli ki dünyayı kurtarmak maksatlı uyumuşum buraların başka bir açıklaması olamaz.Kalkmak istemiyorum çünkü biliyorum o kubbe çakması kot pantolon yığınını ya toparlayacağım ya da sinirlenip camdan aşağı atarken "Allahım ne yapıyorum ben yeni yıkanmış dapdar kot pantolon camdan aşağı mı atılırmış, bana niye akıl fikir vermedin yareppi!!" diyerek son attığım kotumun arkasından ben de atlayacağım.Yaparım çünkü, biliyorum.
 Zor kıyamet kalkıyorum, şortla yatmışım bir de manyak mıyım neyim İstanbul zaten bu aralar sanırsın kış, acaba dün toplantı çıkışı yediğim taze fasulyeden mi kafa oldum diye de bir düşünmüyor değilim vallahi şortu da nerden bulmuşum da giymişim, bu ne hal.Hemen son hava bükücü kimliğimle fakat tek bir fark olan hava bükememe yeteneğimle atom karınca gibi ortalığı topluyorum, kendime de bir kahve yapıyorum.Sarhoşum çünkü ayılamamışım belli, 5 dakika önce kendim bile anlam veremediğim şeyler toplamışım odamdan bir kahve içeyim de kendime geleyim.

  
 Mutfakta suyun kaynamasını beklerken apartmandaki diğer yaşlı teyzeler gibi camdan sarkıp hava tahlili yapma şansı buluyorum.Bunu neden hergün yapmıyorum diye de kızıyorum kendime, aman 60'ımdan sonra hergün yapacağım zaten şimdiden baymayayım diyorum sonra da.Asla hava durumuna inanmayan, kendi iç güdüleriyle giyinip her seferinde ya soğuktan titreye titreye eve dönen, ya da sıcakta kazakla baygınlık geçirip hastaneye kaldırılan bir insanım.Çünkü çok saçma geliyor, hava gündüz kapalıysa soğuk olmalı, açıksa sıcak olmalı tüm gün öyle olmalı, ne o öyle sürekli değişiklik hep aynı olmalı gibi sanki.Başka türlüsünü kabul etmiyor bünye, donmaya, pişmeye mahkum yaşayıp gidiyor. 
 Rüzgardan saçım başım karışana kadar rüzgar olduğunu kabul edemeyen, yağmur yağdığını ıslanmadan anlayamayan, ıslanana kadar hayatına devam eden bir salağım ben.O yüzden bazen çok geç oluyor eğer şemsiyeyi yanıma almayı akıl edemediysem.Zaten evden çıkmış ve ıslanmış oluyorum bir kere.Geri dönmemin de bir faydası olmaz diyorum, sucuk olana kadar yürümeye devam ediyorum.Kendime çok sinirleniyorum bunu bilerek yaptığım için.Diyorum ki, kendi içgüdülerine bu kadar güvenme ama herkes gider yine sana sen kalırsın, sabret ve kendinle barışık yaşa.Kendine iyi davran, tabi çok da şımartma sonra bak salak salak işler yapıyor.Bari bugün mutlu ol, sanki daha önce hiç mutlu olmamışsın gibi.Çünkü bugün 27 Nisan, önemli bir gün.Pazar ise orada daha bir güzel.Yıllardır benimle benden daha barışık yaşayana bu yazı.
 9 yaşındaysan hayat bazen çok zor ama artık ikimiz de 9 yaşında değiliz, çok büyüdük bak.
 Bugün bi yaş daha büyüdün sen, çok büyüdün.Nice  mutlu senelere.

11 Nisan 2014 Cuma

KATYA!


Hava soğuk diye evden çıkmadın bugün.Gördüğün şemsiyeler hatrına, taht gibi oturduğun tek kişilik koltukta, dizlerin felç olana kadar bağdaş kurmaya devam edeceksin, biliyorsun.Burada, yeşil bir kutunun içinde hayal kuruyorsun.Bir de kendi kendine gülüyorsun, aklına sabah 15 dakika aralıksız alarm sesi gelen yan odanı benzin döküp yakmak istediğin geliyor ama şimdi gülüyorsun işte, ani tepki veriyorsun bazen.Yaparsın bilirim.
Bugün sana çok sevdiğin başka bir günü hatırlatıyor.Çok düz, çok boş ama çok gamsız olabilecek kadar mutlu bir günü.Bugün aynı gün değil farkındasın, hava sisli bir kere.Ama yine de gerçekten o gün olsa, şu koltuk kadar hatrımız olsa birbirimizde, çok yağmur yağması gerekirdi.Ama yağmıyor Katya! Bavulumu hazırla, gidiyoruz.


7 Nisan 2014 Pazartesi

Belki Birgün Sen de Anlarsın Küçük Zenci

Biliyorum ne yeri ne de zamanı.Bazı şeylerin hiçbir zaman yeri ve zamanı olmuyor zaten.Şimdi mi diyorum, biraz daha bekleyeyim diyorum, daha güzel olsun diyorum azıcık daha, biraz daha güzel derken geçip, elimden uçup gidiyor.
Sadece kaybettiğimde üzüldüğüm şeyler için bir kez daha suçluyorum kendimi.Varlarken göz ucuyla bile bakmadığıma kızıyorum.Hatırladığımda pişman olduklarımın sayısı ne kadar azsa o kadar değerli oluyorum bence.Her yumruğumu sıktığımda bir kere daha "benim suçum değildi" dememek için zor tutuyorum kendimi ama yine de tutuyorum.Artık sinirle, bir hışımla yazdığım yazıları yayınlamıyorum mesela.Kırmıyorum kimseleri.Ağır bir üzüntüyü dile getirmeyerek olgun gibi davranmaya çalışıyorum.
Ben bir dünya yaşamaya hazırlanırken, pişmanlıklarımı reçel kavanozunda saklıyorum.Çok şekerlenirse atarım diye bekliyorum.
Hiç yeri değil, hiç zamanı değil, hiçbir zaman da olmayabilir.
Şimdi sadece diliyorum ama biliyorum, bir gün gerçekten çok güneş olan ama çok sıcak olmayan bir yerde, çok sakin ama çok sıkıcı olmayan bir zaman diliminde, çok derin bir nefes alacağım.
İşte o gün, azad olurum belki.
Belki önemli herşeyi unuturum da, güneş yüzüme vururken uyuyakalırım.
Ben zaten hep uyuyakalırım.
Çünkü, çok yorgunum, hep yorgunum sevgili zaman dilimi!Nolur beni azad et, defolup gidip yatayım.
İyi geceler.


1 Mart 2014 Cumartesi

Go far, Kid!

Çıkıp bağırsan da “mutluyum” diye,
O aptal kafana takacak bir şeyler bulduğun sürece,
Kendine meşgale bulurken hasta olduğunu bile anlayamadığın halde,
Burç yorumunda yazan “başına kötü bir şey gelecek” i hayata geçirmeden,
Ayak seslerinden insanları tanımaya kalkıp da,
Heyecanlanıp taksiciye sarılıyorsan,
Mesela bazen çok sarhoş olmasan?,
Ama sanki yüz nakli yaptırmış gibi “iyileşecek miyim doktor?” diyip de ağlasan,
Joker’e benzediğini söyleseler bile sana,
Soğuk kahveyi ferahlamak için diktikten sonra mı anlardın su olmadığını,
Evinde öldürdüğün çiçek sayısını hatırlamaya çalışarak,
Sigara içemediğin günleri unutmaya yemin etmeden önce,
Hava kararsın bekle diyorsa dünya,
Pencereden dışarı sadece uykun gelsin diye bakıyor olsan bile,
Lacivert gökyüzünü görmek için sessizce konuşan birileriyle,
Bekle!Bahar gelsin önce bekle,
Bekle çünkü bir sürprizim var,
Bu Mart’ın sürprizi derken içinden,
Merak etsinler bırak,
Bekle,
Önce Mart bitsin.
Öyle gidersin.


22 Şubat 2014 Cumartesi

ÜÇ TUTTU, BEŞ YUTTU BU BALIK

 Dermiş ki, balıklar:
“Birilerinin elinde kumanda, durmadan kanal değiştiriyorlar.Diğerleri de kanallarda dakikalık aşinalığı kapacak saygınlıkta birkaç karakter, birkaç deniz mahsulleri kadar değerli insan.
Tanrılar bir kenarda dursun, aklında hep bir sahne vardır o birilerinin!Ama hiçbir zaman oynamazlar.
Gerçek korkuyu onlar yaşamaz, gerçek mutluluğu hissetmez, gerçekten bisiklete binmez, belki de gerçekten konuşmazlar.Korkanı, konuşanı, aşık olanı, hapşuranı, ağlayanı izlerler.Mesela denizin dalgası hiç onların yüzüne çarpmaz ya da kediler hiç onların ellerini yalamaz.Gerçekten gülmez onlar, deniz mahsulleri gülerken eşlik ederler sadece.Deniz mahsulleri ağlarken ağlarlar.Deniz mahsulleri korktuğunda korkmuş gibi yaparlar. Yalnız kalmaktan da korkmazlar gerçekten, sıkıldıklarında televizyonu tek tuşla kapatabilirler.Çünkü zaten sadece deniz mahsulleri yalnızlıktan korkar.
 Binlerce balık onların şahidi olsun ki, ellerinde kumandayla doğmadılar.Peki bir kumanda arkasına saklanacak ne yaşadılar?Herkesi kaybedecek kadar herkes tanımamayı seçip kozalarından çıkamıyorlar, karar alamıyorlar, ilerisi görünmeyince kanalı değiştiriyorlar, izlemiyorlar bile.Öyleyse bırakın, sadece balıklar şahit olsunlar!
 Şimdi bir düşün, gerçek bir deniz mahsulü değilmişsin meğer ve elinde kumanda varmış, bu hikayeyi öyle de sever miydin?Ben bu hikayeyi öyle de sevmezdim, böyle de hiç sevmedim.Zaten bizim televizyon da bozuk, çalışmıyor günlerdir.”
  Ve balıklar unuturmuş bu söylediklerini, tekrar söylerlermiş bazen hiç söylememiş gibi.Ama kumandacıyı da unuturlarmış ya zaten, eski kumandacıları da unuttukları gibi...

                          Bir varmış bir yokmuş, neyse ki balıkların hepsini kedi yutmuş.
   

                                                                 SON

3 Şubat 2014 Pazartesi

Şişman adamlar her zaman mutlu olmanın bir yolunu bulur!

 Kocaman elma ağaçları olan bahçelerde yaşayan biri olsaydım eğer, kaç yaşında olduğumu bilmek istemezdim.Çünkü yeterince mutlu bir insan olurdum.Ama etrafımızda hiç elma ağacı yok ve sırf bu yüzden biz yaşımızı sayıyoruz.Her sene, her sene ama her sene bir önceki geçirdiğimiz seneyi eleştirip, “umarım bu sene daha iyi olur!” diyoruz.
 Doymak nedir bilmez misin be adam!
 Genlerimiz “şişman bir adamın öğle yemeğini yerken akşam ne yesem diye düşünmesi” mantığıyla kodlanmış olacak ki içgüdüleriyle, bencilce yaşamaya doğuştan adapte haldeyiz, her zaman daha iyisini ister ama daha az çabalarız.Mutlu bir anı sadece o an bittiğinde farkederiz.Tekrar aynı mutluluğu, aynı yerde, aynı şekilde isteriz.At gözlükleriyle bakarız etrafa, daha güzel bir anın bizi çok daha mutlu edebileceği bir geleceği asla kabul edemeyiz.Beklemeyi de sevmeyiz çünkü beklemenin hiçbir şeyle sonuçlandığı, evrene yollanan mesajın bir daha geri dönmediği anılar bizi korkutur ve hatırlatır beklemememiz gerektiğini.Bazen yine de bekleriz vicdansız evren bize cevap versin, beklediğimize değsin diye içten içe.Dışarıdan da boşvermiş havalı bakışlarımızı saçarız sağa sola ki, zaman akıp giderken etrafımızda artan soru işaretli, “nolmuş? nolmuş?” bakışlarını izlemek zorunda kalmayalım diye.Sonra o kadar çok zaman geçer ki, beklediğimizi unuturuz.
 Yaşın kadar mum üflediğin her sene dilediğin her neyse, bir önceki sene elinde olmayan, beklediğindir.E tabi öyledir de, peki önceki sene elinde olanlar yeni yaşında yanında olacak mıdır ki?Peşinden koştuğun seni kör ederken arkanda bıraktıkların hala seninle gelecek midir?
 Mutluluklarını da bir daha  aynı şekilde yaşayamayacağın bu dünyada, bedeli o kötü iz, anı olan bir çok güzel yaşanmış şeyi, mesela önceki eğlenceli doğum gününden kalma kolundaki yanık izini, sokakta hoplayıp zıplarken kaldırıma yapıştığın günden kalma dizkapaklarındaki izleri, ya da ne bileyim tatilde arkadaşlarınla çılgınlarca dans etmen yüzünden günlerce ayakkabı giyememenin nedeni olan yaraları(Tabi ki sen bu kadar sakar olmayabilirsin, daha güzel anıların olabilir.Hayır kıskanmıyorum!), belki de aklına geldiğinde hala daha huzursuz olduğun kötü anıları silmeye ya da olmamış saymaya çalışmak o seneyi yaşanmamış yapmaktır.O yaşı, hiç yaşamamış olmayı tercih edebilir miydin?Ben edemezdim.
 Unutma!Bu yıl da öncekinden daha güzel olmayacak sen bir öncekini yaşamamayı tercih ettiğin sürece.
                                            
                                                   *Her yaşın sana bir şeyler bırakır.                                                                                                       Onlarla mutlu ol belki bu sayede 
                                                   sen de elma ağaçlarını görebilirsin.