Ekimi atlamakla
beraber bütün yeme içme faaliyetlerini tamamladım sanıyordum Almanya’da. Meğer
daha yeni başlamışım. Kendime vakit ayırmakta çok zorlanıyorum ama çalışmaktan
değil, koşturmaktan bu sefer. Bu koşturmacanın geri dönüşünü İstanbul’da kütüphaneden
hiç çıkamayarak alacağım biliyorum. Peki bugün neden mi yazabiliyorum? Çünkü
dün çamurlu yolda kayarak bisikletten uçtum ve şuanda diz kapağımın altında bir
diz kapağı daha varmışçasına büyük bir şişlik var, yürüyemiyorum. Ben de
özlediğim şeyle uğraşarak, yazı yazarak vakit geçiriyorum.

Yazmakla
bitiremeyeceğim bir ton aptal saptal şey yaşadım bile daha şimdiden. Şöyle bir
toparlayacak olursam eğer, öncelikle 8-9 kere bisikletten düştüm. (tabi hiç
böyle yaralanmamıştım.) Bazen tramvay yoluna girerek, bazen direği ortalayıp
vurarak, bazen de insanları ortalayıp kucaklayarak, ama her seferinde bisiklet
sağda ben solda, Zeynep’in kahkahalarıyla biten düşmeler. Sonra tabi çok bira
içtim, adamların birası bitmiyor ki içmekle. Braunschweiger birası, Bremer
birası ay şunu da deneyeyim cart birası curt birası derken aman allahım her
şehrin kendine özel birası mı olur ya? Hayır bir de farklarını anlasam gerçekten, hepsi bir Pilsener benim için. Ee
tabi birçok arkadaş da edindim, hepsi birbirinden değişik. Mesela karşı komşumuz
Kanadalı, çatıdan geliyor bizi ziyarete. Camı tıklıyor açıyoruz falan. İki
odanın da camları aynı çatıya açılınca kapı gereksiz kalıyor herhalde ne
bileyim… He sonra Meksikalılar var, hiç kar görmemişler hayatlarında. Bizim
çatıda kardanadam yapma planları uçuyor havalarda, bir başka grup da barbekü
partisi planı yapıyor aynı zamanda. Geçenlerde dediler yılbaşı ağacı alalım
çatıya, olur dedik olur alalım 20 kişi, herkes 2’şer euro atsa vallahi olur. Bir
de koltuk atarız, onu da atarız bunu da atarız.(adam koltuk koyacak çatıya
camdan geçirip bak, planlara bak!) Sonra Hintliler, Tanrım böyle sevecen, iyi
kalpli insanlar görmedim. Şimdiden onların düğününe davetliyiz Hindistan’a.
Daha gelin yok ortada ama o iş kolaymış öyle diyorlar, anneleri buluyormuş
onlar da evleniyorlarmış oh be, ne temiz iş! Bize sadece bir uçak bileti almak,
bir de kıyafet uydurmak kalıyor tabi en zoru da o. Ama söyledim, eğer gelirsem
takılar sizden dedim. “Kulağımdan burnuma zincirler, boynumdan kafama burmalar,
altınlar artık allah ne verdiyse, böyle omuzlarımdan kollarıma, parmaklarıma
falan oradan oraya hani yok mu sizde hep Bollywood filmlerinde görüyoruz.” diye
anlatınca korktular tabi biraz, ülke ekomonisine darbe vuracağım sandılar ama ne
yapsınlar iyi kalpliler işte ayarlarız dediler. Hintliler iyiler… Neyse robot
gibi konuşan Amerikalısından, kapıya “kapya” diyip 15 dakika Türkçe olduğunu
iddia eden Hırvatına, veganından, döner hastası almanlarına kadar bir sürü
insan…
.jpg)
Güzel yerler görerek, güzel insanlar tanıyarak
vakit geçip gidiyor. Bazen Almanca konuşup tanışmak isteyen oluyor, üzgünüm İngilizce
konuşabilir misin diyorum. Bana İngilizce “Alman mısın?” diye soruyor.(bir de
tipim benzese…) Böyle insanlar da var, onlardan her yerde var ve tabi “güzel
insan” katagorisine girmiyorlar. İlginç olan şeyse o kadar yoğun bir
dönemden sonra burada uğraşmam, çalışmam gereken hiçbir şeyin olmaması… Tek
önemli olan Almanca ve İspanyolca öğrenebilmem tabi ki bir de gezip arkadaş
edinebilmem. İnsanın kafası karışmaz mı? Ne yapacağını şaşırmaz mı? Şaşırmıyormuş
işte, buraya uyum böyle yaşamayı gerektiriyormuş: birazcık düşünmeye bile vakit
ayıramamayı… Üzülmeye, özlemeye, sinirlenmeye, hayal kırıklığına burada vakit
yok. Biraz bu taraftan bakınca, normalde neden olsun ki?
Yani motto hep:
*Ain’t nobody got time for that!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder