26 Kasım 2012 Pazartesi

"DÜNYA'NIN SUYU" YARIN AKŞAM KANALD'DE


Dünya'nın sonu geliyor.güneşli ve kurak bir hava,koskocaman binaların arasından kamera inerken adamın teki anlatmaya başlar.Newyork'un terkedilmiş,harabeye dönüşmüş,eski havalı metropol havasından eser bile olmayan görüntüleri perdede akarken bizler de "allahım neler olmuş buraya böyle?" sorularımıza birer birer yanıt buluruz.ya kıyamet kopmuş,ya dünya beklenmeyen hava koşullarına maruz kalmış,ya zombiler basmış,ya çöplük haline dönmüş ve terkedilmiş ya da salgın bir hastalık herşeyi kahretmiştir.bunlara daha birçok alternatif üretebilirim çünkü çokça filmi aynı girişte, farklı gelişimde fakat aynı sonuca bağlanarak bitirmişliğim var.benim en çok merak ettiğim kısma geliyorum şimdi herkes hazır olsun:bu kadar sansasyon oluyorken ve dünyanın suyu çıkıyorken Türkiye'ye ne oluyordu?acaba bizler ne yapıyorduk?bu tarz filmleri izlerken illa ki bir noktada kafamdan bunlar geçer ki,çekilen filmlerin %35inin dünyayı kahretmeye yönelik olduğunu varsayasak sanırım ben akşam ne yiyeceğimden çok bu konu üzerinde düşünüyorum.Eğer bu tarz filmlere arkadaşlarımla gittiysem 1. gelen klasik cevap "biz daha olayın başında herhangi bir alametle zaten yok olmuşuzdur." olur.bence durum aynen de böyle.bakıyorsun Newyork ortadan ikiye ayrılıyor,Eiffel desen sizlere ömür adam hala helikopterle uçuyor,mağaralara kaçıyor bir şekilde yolunu bulup kurtuluyor arkadaş ölse de kurtulsak diyorsun içinden.peki ben neden durum aynen de böyle diyorum:çünkü bizim insanımız öyle bir durumda kaçmaya üşenir kelime-i şaadet falan derken sular seller bizi alıp götürür.ya da üç beş azimli kaçmaya çalışanımız olur çatırt diye yer yarılır ve içine düşmek suretiyle hevesleri kursaklarında can verirler.Ee imkanlar da kısıtlı,bi helikopter olsa 30 kişi binilir helikopter düşer,daha dünya sapasağlamken toplu katliam olur gibi gibi şeyler.işte şu noktada bir uyarıda bulunmak isterim,filmdeki son 5 yaşayan kişiden yakışıklı,kaslı ya da sarışın seksi olan bireyimiz var ya,o aslında yok.o aslında yokluktan göz yanılması.hem zaten olsa da öyle filmdeki gibi yan yana kaçamazsınız canım,o brezilyada kaçmaya çalışıyor olurken sen çarpık kentleşmenin serin sularında boğuluyor olursun.ağlama ağlama...

Daha fazla üstünüze gelmek istemiyorum benim bile biraz içimde his kaybı,kayması veya hafiften bir burkulma oldu.ama olsun biz de Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan bir ülkeyiz sonuçta..neyse hiç olmadı şimdi bu,ben iyisimi hayal dünyamı çürütmeyeyim de unicornlar var sanayım.umut kapısı bu belli mi olur,belki biz de boğazı uzun atlama yapıp Trumb Towers'a tutunuruz da tam düşecekken Antonio Banderas bizi helikopterle gelip alır...pardon ya uyuyakalmışım noldu?yakışıklı olan öldü mü?o öldüyse film benim için biter.gerisini göz ucuyla izlerim,burun kıvırırım,yakışıklıyı erken öldüren yönetmene küfreder,yakışıklının arkasındansa "gül gibi çocuktu" diye ağıt yakarım ve SON.ışıklar yanar,yerler ve üstüm başım mısır olmuş bir halde ben toparlanmaya çalışırken ,müzik eşliğinde filmin yazıları perdede akar.yakışıklının ölümüne ağlamaktan şişmiş gözlerimi insanlardan kaçırmaya çalışırken bir daha bu filmlere gitmeyeceğime yemin ederim.ama yine giderim,yine giderim.(olmadı televizyonda da veriyorlar zaten) kaçırmadan izleme şansını böylece çaba harcamadan elde ederim ve kendimi dünyanın en şanslı insanı hissederim.şimdi artık , herkesin kendine iyi bakma vakti geldi. İyi geceler tatlı şeyler.

24 Kasım 2012 Cumartesi

KAPA KAPA


Ah Ayça,of Ayça.o kadar dalga geçiyorsun da Gün geliyor eline düşüyorsun bu teyzelerin.İşte o gün,yataklara düşüp hasta olduğun gündür kardeş,yapmayacaktın..başına büyük iş aldın..akıllı olup kendine bakacaktın ama yoooooook düştün ya bi kere başlıyoruz işte:
1-ıhlamur iç
2-vitamin al
3-vitamin zararlı portakal ye
4-portakal suyu iç boğazına temas
5-onlar hasta olmadan önceydi direk antibiyotik
6-gargara yap
7-tuzlu su çek
8-hepsini geç burun spreyi 
9-bal ye
10-lahana iç
11-yeme buharını çek
.ılık su iyidir
.sıcak duş al
. hava al
. evden çıkma
.uyu
.uyuma
.battaniye ört
.üstünü örtme
.atlet giy
.çorap giy
.saçını kurut
.çakralarını açtır
.kurşun döktür
.bardak çektir
.oku üflettir
.limon bal ye
.sarımsak soğan ye
.giy
.çıkar
.çalkala
.aç
.
.
.
.......derkeeeeeeeen.

Ben ne yaptım dersiniz dostlar?Hiç anlamamışım demek ki,kalktım alışverişe gittim...kıyafet dene,çıkar.o mağazaya gir,bu mağazadan çık,o tarafa yürü,şu poşeti taşı,görevliyle muhabbet et,soğuk su iç,terle,üşü,aç kapa tak takıştır yap yapıştır..hoooop!ben ordan  bi medium serum alayım!çok yakıştı.World karta 3 taksit.30 tl hediye çeki.şifreyi giriniz,iyi günlerde kullanınız.
 Ve Ayça hakeder teyze tavsiyelerini,kafa sallar,kafa sallar, evet der iyi geldi bal,iyi geldi tuzlu su, antibiyotik,çay çorba duş açık hava.. Kapa kapa,iyi geceler.

23 Kasım 2012 Cuma

BURADAN YAKINIZ


 Kocaman bir kucaklaşmayla içeri girdim.Annem daha nasılsın demeden bildirim gelmişçesine kızarmış burnumu görüp,bu kadar vurdumduymazca hasta olduğum için beni kınadı.Kocaman kızdım tabi,artık kendime bakabilmem gerekliydi ama ben yeni nesil bir Selçuk Yöntem'mişçesine hiç aldırmadan yaşamaya devam ediyordum.Bana kalırsa en azından ses tonum sayesinde söylediklerim sanki daha ciddiye alınmaya başlanmıştı.(BANA KALMADI) Hatta halimden memnun bile sayılabilirdim eğer halim olsaydı..Neyse ki Ankara'nın lanetli kuru havası beni 3 gün içinde toparlayacaktı..
Ben odama girdim ve bir aydınlanma oldu.Annemin ışığı yakmasıyla bir bağlantısı olabilir tabi inkar etmiyorum fakat bahsettiğim,anılarımdı.Heryerde ve buram buramlardı.neyse ki burnum tıkalıydı ve ben koku alamıyordum.artik bir avuç doktor,bir kaşık mimar,belki biraz fizyoterapist ve göz kararı da biraz mühendistik.ama nasıl olacaktı?olabilitesi neydi bu sıraların üzerinde şarkı söyleyen veletlerin bu hale gelebilmelerinin?.kim salıyordu bunları toplum içine?kim bu kadar şuursuz olabiliyordu ki pet şişeyle küçük çaplı konser veren Ayça mühendis olsun ?daha da ileri gidiyor,bilincini kaybediyordu insanlar ve arkadaki moldovyalı temizlikçi görünümlü dansçıyı doktor olacak diye bekliyorlardı.çok mu ileri gidiyorlardı?yoo,asla.bekle görsün,bas çıksın,çevir oynasın insanlardık.yani diyeceğim o ki,sana kalmadı bu dünyanın çırası ,haydi yürü de abiler endamını görsün.(tam manasıyla bir özet cümlesi)
Kafaları yedim,köpekler gibi uğraştım ama anlayamadım.nasıl unuturdum bunları?hayat cidden bu kadar yoğun muydu?İstanbul bizi yürütmüyor da adeta koşturuyor muydu?anılar bitecek,fikirler tükenecek ,yani ben bir yere kadar mi yazacaktım?hiç de öyle olduğunu sanmıyorum.fikirler tükenmezdi ki,sadece unutulurdu.mesela ben,çok güzel unuturum,çok kolay unuturum."oh mis gibi hafıza" dedikleri tam da benimkidir aslında.yemek yer unutur aldığı kalorinin derdini çekmez,sevgiliden ayrılır unutur aşk acısı çekmez,annesini aramayı unutur ama asıl annesi onu hiç çekmez..
 bir anda hatırladığım bi milyon şeyin beynime verdiği darbenin akıbetiyle fikrim geliyor ve tutamıyorum: unutmamam gereken herşey parmak kaldırsın!Aldığım kalori yüzüme vurulsun,annem telefonu suratıma kapatsın ve rezil vidyolar facebookta paylaşılsın,insanlar rencide edilsin.Bunlar yapılsın ki ben hatırlayayım.

       BÖYLE DEĞİL:                                                        BÖYLE:

Eğer var olduğunu göstermek istiyorsan,parmak kaldır!sönük olma,bilmesen de söyle,anlamasan da dinle,alarm kur hatırla ve en önemlisi de hatırlat.çünkü ben mis gibi bir hafızaya sahibim :içeride rüzgarlar esiyor,atlar koşturuluyor,uzun mesafe koşusu yapılıyor..ve parmak kaldırması gerekenler kendini biliyor.he eğer yok olayım  ben diyorsan da,korkma ben zaten hatırlamıyorumdur  ,hatırlatamıyorumdur ,hafızaya atamıyorumdur ve neslin tükeniyordur  dostum.oluyorsundur tam da bir,sıfıra sıfır elde var sıfır...
   Son bir olabilite paylaşıp artık Ankara'nın yokuşları konulu yazımı bitiriyorum:
Bir rivayete göre de küçükken Grup Vitamin'in şarkılarını çok dinlememden kaynaklı hala daha hepsini ezbere bilmemden mütevellit hafızamda boş yer kalmaması sonucu hiçbir şey hatırlayamamamdır.belki doğru, belki yanlış..o zaman en iyisi siz,
Buyrun buradan yakın:

                            

20 Kasım 2012 Salı

HARDAL MISINIZ?


Benimle konuşmaya başladı.yarım yamalak dinliyor ya da dinlemiyordum.sanırım arkadaşından bahsediyordu.”annesi,ablası,bütün ailesi hep uzun,manken gibi..” dedi.sonra durdu.”bizden de anca futbol takımı çıkar!”.bi an karın boşluğumda bir yanma hissettim,acaba Allah bizim aileyi kahır mı etmişti?ya da hobbitler eskiden gerçekten vardı da biz onların soyundan mı geliyorduk?neden beş cici teyze ve birkaç güzel kuzenden bir avuç futbol takımı oluyorduk?ve niçin bunu bir de hayal dünyamda genişletip arkada 5 teyze ayakta, önde 5 kuzen diz çökmüş bir kare tasarlıyordum?neden o karede güzel sarışın kuzenimin saçları maşalıyken benim ellerimde kaleci eldiveni vardı?bunların hepsi ananemin başının altından mı çıkıyordu?yoksa bilinç altım mıydı?neyse ki flaş patladı ve ben uyandım.
Bazen “kınama” konusunda lanetli olduğumu düşünüyorum.çoğu zaman kınadığım,eleştirdiğim insanların yaptıklarını fark etmeden yaptığımı fark ettim.bu farkındalık meselesinin ne kadar girdap bir konu olduğuna bile girmeyeceğim ki,okula yetişebileyim.çok şeyi eleştiriyorum,birçok şeyi.ee haliyle insan o kadar çok şeyi eleştirince ister istemez birkaçını yapmak durumunda kalıyor canım,ne yapalım.mesela kuzenimle,boyu kısa insanlarla dalga geçtiğimizi fark ettim geçen gün…çok ironik,çok trajik,çok iç parçalayıcı ki farkında değildik ama bir futbol takımı örneğine sığacak kadardık aslında biz de.ne yapsaydık,eleştirmese miydik?zaten bence kelin merhemi olsa kendi başına da sürmezdi.satardı.para kazanırdı!o işler öyle değil..(ASLINDA O İŞLER ÖYLE)geçen gün kızın tekinin gözaltlarıyla dalga geçtim.”o ne öyle otçu,topçu,kokocu” dedim.evet evet baya da böyle çirkinleştim.sonra bir an kendi gözaltı morluklarımla yüzleştim.sınav dönemiydi,yaz tatiliydi fark etmiyordu.her daim “bu kız bir şey bağımlısı ha,kesin!” dedirtecek gözaltlarına sahiptim.onların doğalı mordu.yani bir patlıcan kadar doğaldım,haberim bile yoktu!işte bir kızın evrimine şu noktada tanık oluyorduk ki:MAKYAJ DİYE BİRŞEY VARDI!..Benim evrimim gözaltı kapatıcısını keşfettiğim andır dostlar.kınadığım nokta ise,daha keşfedememiş olanlardır ve o noktada kendime eleştirmeyi hak görüyor idim.sümük gibi gezmeye gerek yoktu,o sizi iyi hissettirirdi.sağa sola “kokocu” dedirtmezdi.
Konu burada çatallanıyor ki,bazı insanlar da çok hardal sarısı…anlamadınız tabi,demek istediğim:sarı dozundaysa güzeldir.illa sarı oldun ya da olacaksın diye “ben sarıyım!” diye bağırmana gerek yok ki.mesela hardal bağırıyor,hardal dikkat çekmek istiyor,hardal ilgi seviyor.sen de bir hardalsan eğer,o makyaj malzemelerini güzelleşmek için kullanmıyorsun,güzelleşmek için yiyorsun demektir.ama olmuyor,olamıyor.içim parçalanıyor fakat bu bir gerçek ki hardalın içinde de sirke var be canım.ah be güzelim..
“Tabiki sana kendini iyi hissettirecek tek şey makyaj değil(aslında çoğunlukla öyle).mesela dinlediğin müzik de seni mutlu eder(o kadar da etmez).o da seni heyecanlandırır,içine hayat sevinci doldurur(doldurmaz).çirkin olsan da olur,yeter ki yaşamayı bil(aslında çok acınacak durumdasın).” Bu okuduğunuz benim kendime arada bir yaptığım psikolojik baskıdır.iç ve dış hatlarımın karışmasıdır,hatta kavgasıdır.ama bir şey var ki,o da “Tape Five”:bana çoğunlukla iyi hissettirir.(çirkinsen bile).onları dinleyin.dinlemeyi öğrenin.çünkü eski caz kadar tatlı ama yeni hali kadar alımlılar.şimdi makyaj yapmam lazım.buyrun bakalım:
                                         
                                    TAPE FİVE-FAR FAR AWAY in Paris 1972


Eliza Doolittle - Mr Medicine

18 Kasım 2012 Pazar

AÇ BAK NELER OLACAK


 Kafamı toplayamadığımda çoğunlukla birden fazla şey düşünüyor olurum ve düşünmem gereken şeyi de düşünemem.bazen beynimizin hava alması gerektiğini de düşündüğüm oluyor ama deneyecek cesareti bulabilmiş değilim.genelde böyle durumlarda uzaktan insanları izlerim (ki bu benim meditasyon yöntemlerimden biridir) kesinlikle kafamı mükemmel topluyor.mesela bakıyorum olmaya çalıştığı şeyi anlıyorum,fakat olabilmiş mi?Google’dan bakalım çünkü o her şeyi çok biliyor.oradan bakınca Google’a sinir oluyormuşum izlenimi bırakıyorum farkındayım ama öğlen ne yediğimi Google’da aratacak durumdayım.hafızam masalara meze olmuş durumdadır maalesef.TIKLA
Tam da şuan " BUNU " dinliyordum ki lütfen siz de dinleyiniz.ve hatta Teoman’ın şarkıları kadar siktiredilebilen bir hayat istiyorsanız,lütfen şifreyi giriniz…adam yazıyor,adam söylüyor biz de dinliyoruz sonra da sanıyoruz ki her şey çözüldü.bir de bakıyoruz gerçekler gelmiş,alnımızın çatına vurmuş ve “üfle!” diyor.tiksiniyorsun,bu ne laubali bir gerçek diyorsun el kol şakası yapıyor,vuruyor kaçıyor yapıyor da yapıyor önünü alamıyoruz.sonra sinirleniyoruz.işte o noktada benim enerjim yükseliyor.geçenlerde yine çok uykumun olduğu ve enerjimin yerlere yapışık yaşadığı günlerden birinde sinirimin fırlamasıyla doğru orantılı gelen enerji,akşam evde birtakım hiphopımsı hareketlerle son buldu.yani diyeceğim o ki ayarsız enerji tabiri tam manasıyla ben oluyorum.
Tabi bu yazdıklarımın yanı sıra bu aralar tavla oynadığımda da karşıkonulamaz bir mutluluk,efendime söyleyeyim kalbimin pırpır etmesi gibi şeyler yaşıyorum durumun ciddiyetini siz anlayınız.etki benim için her zaman önemlidir.güç,kendine güven midir?bilmiyorum.ama bir tavla kadar bile üzerimde etki bırakamıyorsanız,ben mi gidip sahil kasabasına yerleşeyim be adam!azcık utan,az biraz da arlan!egonu koy bir kenara,aç bak neler olacak..
Sahil kasabası demişken,bu aralar herkesin hayalinde bir sahil kasabasına yerleşmek furyasıdır gidiyor ileride çok kalabalık olacak o sahil kasabaları,değerlenecek.bir arsa alın kenarda dursun derim.haydi buna oha diyelim:hayalin bile popisi olan bir hayat.işte böyle insanlara rengim koyu kahverengi.çünkü onların yaşamları koyu kahverengi.siyah olamamış ama siyah gibi olamaya çalışan kahverengi..aslında o da özünde kendi ağırlığı olan bir renk fakat kendi özünün farkında değil.kendi düşünceleri yok,kendisi olmaya çalışmıyor,kendisini başkası yapmaya çalışıyor.pamuk prensesin kız kardeşleri gibi o ayakkabıyı giymeye çalışıyorsun ama olmayacak be güzelim.ah be güzel kızım,ah be güzel yavrum farkında bile değilsin,olacaksın Doris ya da Mabel.gör diye koyuyorum buraya,evet komik ve sevimliler ama neticede bir pamuk prenses değiller.

                            


tabi.


16 Kasım 2012 Cuma

GALİBA OLSAM OLSAM BÖYLE Bİ KAHVE KUPASI OLURDUM.




                     

A Cool Cat in Town (music by TAPE FIVE)

BİTTİ


“Rüyada dayak yiyen kadın görmek: yardıma işarettir.sıkıntının gideceğine delalettir.” Bu rüyaları kim yorumluyor çok merak ediyorum.işin ilginç yanı aynı cevabı annem de verebiliyor artık.demek ki yapılan tek yorum birçok insana aynı şekilde empoze edilebiliyor.beyin göçü gibi mi?.bence görülen rüyaların yorumu kişiden kişiye hayattan hayata görüşten görüşe farkı olmalı.nasıl hepsi tek bir “delalet”e yorulabilir?(YORULABİLDİ)
Bütün hafta bu anın gelmesini bekledim.oturup işim olmamasını.hayat bana yardımcı olamaya çalıştı bu hafta,evren elini uzattı.ama ben eşlik etmedim.şanslı olayım istedi ama ben yine de somurttum.çünkü insan şanslıyken şanslı hissetmez.ben de öyle yaptım.doğanın kanunlarına uydum.otobüsler durağa gittiğim dakika geldi,trafik hep boştu mesela,yer de buldum hep oturmak için.ama evren öyle istiyor diye mutlu olacak değilim ya yine sağa sola gıcık oldum sövdüm saydım.boş koltuğa kısa mesafe koşusunda birincilik madalyası hak edecek derecede hızlı varan teyzeye mesela..ya bilmiyor muyuz sanki altın gününden döndüğünü.çok mu oynadın?neyine yoruluyorsun?elinde algebra sırtında fizik kitabı mı var sanki?iki peçete kıvırarak börek tarifi verdin diye bu beyin kanaması geçirecek vaziyetteki zavallı öğrencilerimizin ayaklarına basıp koltuk kapma hakkını size kim veriyor?işte nesiller böyle büyüyor böyle görüyor.bakınız ben mesela şu saatten sonra gayet yaşlanınca altın gününde ayaklarım su toplayana kadar oynayıp sonra da otobüste oturan bir genç kızın başında ona psikolojik baskı yaparak yerini almayı kendime hak bilirim.
Mesela Avrasya maratonu..avrasya neyse ama maratonu senin neyine eh be teyze..bir de köprünün sonunda çeççerereççe’de halay çekmeler.bu toplum böyle ilerlemez dostlar.işin en trajik kısmı,bir 40 yıl sonra orada benim halay çekebileceğim ihtimalidir.
Maratona nerden geldik,çünkü bu sabah kuzenim Avrasya maratona katılmak için önce Anadolu yakasına geçip sonra geri bu tarafa koştu.yaptı evet,olsundu.o da öyle bi insandı.gençti,çılgındı,sarışındı.bakkaldan ekmek al desen almazdı ama köprüyü koşardı.sonra da eve gelip 5 saat uyurdu.evet evet,yapardı..Şimdi küçük bi anı serpintisi yapıp bitirmek istiyorum ve bitiriyorum ve BİTTİ!..





12 Kasım 2012 Pazartesi

İSTEDİĞİNİZ SORUDAN BAŞLAYABİLİRSİNİZ


“Vector space’i çizmek,mutluluğun resmini çizmek gibi bir şeydir.çizemezsin!” dedi hoca.ve ayça uyandı..bir algebra dersi sonuydu bu cümleler ve hocanın her 23 Nisan’da “Mutluluğun resmi” konulu ödüllü resim yarışmasına katıldığımızdan haberi bile yoktu.böyle bir nesildik biz.vector space’i de çizerdik,kendine dert etmemeliydi hoca.ama büyüdük ya,bilgisayara yumruk attığımızda düzeliyor ve “mühendisiz oğlum!!” diyoruz ya,işte o yüzden vector space’in resmini çizmemeliyiz.zaten aslında en başından o resim yarışmalarına da katılmamalıydık.nereden bilebilirdik ki hiç ödül kazanamayacağımızı?
“Günaydın dünya!” diye başlamıştı o güne. oysa ki tek gözü kanlı diğer gözü arpacıklı Ayça’nın daha saçları bile kurumamıştı.ve evden çıktı.biri benim için ağlamalıydı.çünkü biz sürekli kendimiz için ağlıyorduk.kendimize acımayı seviyorduk.vefalıydık,çok mutluysak bile geride kalan mutsuz günler için üzülüyorduk ve bu kısır döngü döner de dönerdi.”insanların bana acımasını istemem.” diyen insanların %70i bence insanların ona acımasını ve üzülmesini seviyor.ama biz daha en baştan insanların bana acımasını sevmem demeyen tayfaya girmiyoruz ki, aman anlat da anlat,üzülsün de acısın,kıyamasın da kıyamasın ve sabahlar olmasın..diyorum ki en azından yalan söylemiyoruz.ben orda üzülüyorken sen de üzül arkadaşım,arkadaşım diyorsam eğer sen de üzüleceksin.sen de paylaş acımı.iki espri yaptığımda gülmeyi biliyorsun ama.Acıyacaksın!!Hatta ağlayacaksın!..”yok bişeyim” dediğimde ısrar edeceksin.(çünkü illa ki bişeyim vardır)ilgileneceksin be dostum,kaçarı uçarı yok.
Şimdi durun.dünyayı durdurun.çok önemli bir konu var bahsetmek istediğim.gayet sıradan bir gündü.Beşiktaş’tan Mecidiyeköy’e doğru otobüsle yol alıyorduk.inecek insanlar kapıya doğru yaklaşıyor ve otobüsün içinde karşı konulamaz bir akım oluşuyordu ve birden ne göreyim:
                                              
Uzunca bir süre baktım da baktım.gerçek olmasın istedim.şu noktada kendimi yanlış tanıtmak istemem insanlara her zaman her konuda saygım var.fakat o bir amca!o bir 60 yaşında.o bir kelebek dövmeli.herkesten beklerim,her şeyi beklerim ve hiçbir şeyi de yadırgamam ama o kelebek dövmesinin maksadı neydi?saçları beyaz,takım elbiseli,buruşuk suratlı normal bir amcaydı sadece.tekrar soruyorum: o kelebek dövmesinin amacı neydi?birşeyler içinde mi kalmıştı?ama sanki amca da yansıtmakta mı biraz geç kalmıştı?çoluğu çocuğu,torunu torbası yok muydu?..
Çıldıracaktım kafam bombok olmuştu.en yakındaki hekime başvurdum.(yani whatsapp’tan kuzenime fotografını attım)kuzenimin ilk sorusunun “bu amca kahveye nasıl giriyor?” olması ikinci bir trajediydi benim için.kahvesi mi kalmıştı amcanın.tavla oynarken o zarı her atışında kelebeğin kanat çırpıyormuşçasına hareketlenmesi mi hoşuna gidiyordu yoksa?ya da dur elaleme ibret olayım diyerek kendini toplum için feda mı etti?ya adı necmi’yse?ya şükrü’yse?bu kadarını kaldırabilir misiniz?ya da onu okeye dördüncü alabilir misiniz?ben alırdım.çünkü kalbi kırılırdı.o hassastı o narindi hatta o bir kelebekti.acaba nerede yaşıyor,nerede çalışıyor?boş zamanlarında neler yapıyor ve ne kadar mutlu olabiliyor?ben yazıyorum,siz okuyorsunuz.benden günah gidiyor size ve ben artık kafamı yormuyorum.biraz da siz düşünün.istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz.bol şans.

11 Kasım 2012 Pazar

HOPŞİRİNİNİ


 Susam nasıl bu kadar küçük olur da bir poğaçanın tadını bu kadar değiştirebilir?hayır bunu kabullenemem.eğer o bir poğaçanın yanında 0,001 büyüklüğündeyse kimse kusura bakmayacak ben onu yuvarlarım,itelerim,bir şekilde yolunu bulur yok sayarım.tutamayacağım ve bu örneği vereceğim geçen gün fizik asistanımız bir sayıyı 6 kere yuvarladı ve sonucu “10” buldu.sakın diğer sayıların suyu mu çıktı diye sorular sormayınız velhasıl cevabı bellidir ki:”Ten is very nice number”.bu demek oluyor ki sayıların da “nice” halleri vardır.
Birşeylerin suyunu çıkarmaya bayılıyoruz.illa suratımıza suratımıza yuh,çüş mü densin?zamanında sabah kahvaltısı dahil olmak üzere 3 gün boyunca her öğünde sosyete mantısı yemişliğim var.sonuç ne mi dersiniz.sosyete görmeye tahammülü olmayan bir Ayça.abartıyoruz:sevdik mi tam sevip,nefret ettik mi tam nefret eder, vur diyince öldürürüz biz.çünkü yaptık mı tam yaparız.temiz yaparız.allah kahreder,gözümüz kör olur hatta canımız da çıkar..“Ani hareketler yapmayınız!” tabelaları konulmalı sağa sola.çok seviyoruz çünkü ani hareketleri malum.örneğin adam sevgilisini kıskanıp kızın yanındaki adamı sıkıyor bir tane.bir tane de kıza.o da yetmiyor bir tane da havaya,son olarak bir tane de kafaya..dostum,yavaş ol.senin aşk acın bizi hiç ilgilendirmiyor.
Her konuda empati kurarım.cinnet geçiren adam açısından bile.fakat canlı öldürme hazzı hissedemiyorum.”yaşamayı seviyorum”.mesela metroda kör dostlarımızın yürüdüğü sarı noktalı yoldan gözümü kapatıp yürümüşlüğüm var.8 duyumu birden kullanamaya çalıştığım için panik olmuşluğum doğrudur.olsun yapılmalı!hadi beynimizi geliştirelim.bırak allahasen kuzum,önce nefes almayı öğrenelim.
Çoğumuz nefes almayı bilmiyor.hani böyle çekersin içine.soğuksa makbuldur.ne kadar hissedersen ciğerlerinde soluğu,o kadar iyidir.ama siz sadece ölmemek için saniyede bir hava keseciklerinizi doldurun!(bırak yaa)
Geçen yan tarafımda oturan çocuk kıza ” Üşüyünce üstüne bişey alırsın ama terleyince daha ne kadar cıkarabilirsin dimi? Kesinlikle soğuğu tercih ederim “ dedi.haklı bi yerde ama ya üstüne bişey alamayanlar?şimdi buraya bir Ahmet Kaya iyi giderdi -siz benim neler çektiğimi nerden bileceksiniz- tamam şakayı bırakayım da haklıyım bence bu noktada.vurdumduymaz olmayalım çok rica edicem.düşünelim de konuşalım hatta düşünelim de bazen konuşmayalım bile.bazen bazısı da çok boş konuşuyor hatta bu kadar da olmaz dedirtiyor.çoğunlukla ben de boş konuşurum ama çokça düşüncemi azca noktada boşça belli etmeyi severim yani senin fındık kadar beyninle gerçekten çok sevimli olduğun bazı anlar gibi değil canım.yoo yoo yoo aynı şey değil.
Dünyada bize bahşedilmiş en kıymetli fakat bir o kadar da çirkin şeylerin ayaklarımız olduğunu düşünüyorum.canım kuzenlerim baya şahit oluyorlar ki bazen baya incelediğim oluyor ayaklarımı.ayaklarımız çok komik.gerçekten bizi eğlendirebiliyorlar çoğu zaman.sonra yardımcı oluyorlar her an ve en önemlisi hep yanındalar.onlardan daha iyisini nerden bulacaksın ki.bence şimdi kalk ve değerini bildiğini göstermek için tatlı bi oje sür onlara.çünkü onlar hak ediyor.haydi!hem kıymetli hem güzel olsunlar.mesela ben Nil Karaibrahimgil’in bir şarkı yazmasını beklerdim ayaklarımıza.belki ilerde..
Şuan yapmam gereken en son şey bu yazıyı yazmaktı.ama ben sondan başlamayı severim.ortaokulda hep sondan başladığım için kaydırma yapardım sınavlarda.olsun seviyordum ne de olsa.tam vize döneminde insanın ders yerine yapabilecek dünya kadar aktivite bulması ne hoş.o kadar yoğunuz ki.tabi ki.bulaşık yıkayıp yazılar yazıyoruz.halbuki orda limit,fizik,algebra seni bekliyor 4(yazıyla dört) gözle.o kadar da değerli arkadaşımdan lanetler almışken “senin gibiler yüzünden ders calışmak zorunda kalıyoruz” diye..hatta biraz daha ileri gidiyor,tutamıyor napsın,başlıyor “amk insan ders çalışır mı ya!”,”insanlığı ders çalıştırılmasına bir dur denmeli!”..ve durduruyorum.kalk kalk kahrolası,uzun bi gece seni bekliyor.(sanki beni beklemiyor amk!)kendime bu yazıyı bir meditasyon bilip uzaklara yol alıyorum.gözden kaybolurcasına 2 adım ötemdeki masama oturuyorum ve size fiyakalı bir resimle veda ediyorum dostlar!..
  
                                   
                                                   

gülmek güzeldir dostlar


BİR KAHVE DEĞİL


   Günler geçiyor.nasıl mı? Eve geliyorsun üstünü değiştirmeye giderken bilgisayarın tuşuna basıyorsun (ki sen içeri gelene kadar açılsın). Kettle a su koyuyorsun gidiyorsun banyoya ve makyajını yıkıyorsun.şimdi salona döndüğünde hazırsın.oturup bilgisayara bakarken kahve içme keyfi..mi?aynen de öyle.peki ilk açtığın sayfa ne oluyor.itiraf edelim bir vikipedi değil.sanırım “Facebook”.
 Merak ediyoruz.herşeyi çok merak ediyoruz ki ilk elimizi attığımız şey de bu oluyor zaten : facebook.yüzyılın icadıdır benim açımdan.hiç de bok atamayacağım,hepsinin doğuşu meraktan olan duygulara sahip canlılara(bize) bakılırsa parayı kırmanın yolu bu olmalıydı sayın Zuckerberg.”Düşünsene,hiçbir fikrin olmayan bir insanın adını öğrenmen bazen yetebiliyor onu tanıman için.ona hiçbir şey sormana gerek yok.anlatmasın hatta sen yaz çıksın,çevir açılsın.bas dönsün dünya.kafalar olsun bi dünya,bize sadece parmaklar kalsın tek işe yarayan.göz teması yasaklansın sesini de kaydetsin ben dinlerim Youtube’tan” gibi gibi dede konuşmaları da yapmayı bilirdim.ama böyle yaşıyoruz dostum.çünkü biz böyle seviyoruz.
Merhaba diyoruz.çokça şeye azca vakitte alışıyoruz.ama seviyoruz demek ki.sonra da sıkılıyoruz.çünkü yenisi hep var biliyoruz.senin o duygusal cümlelerin beni hiç etkilemiyor biliyor musun.belki de ilgilendirmiyor.sıkılıyorum.duygusal yapmayın,romantik yapmayın.nature lütfen aptal olmayın.böyle insanlar var.yaşamak nedir bilmediklerine adım gibi eminim.nedir biliyor musun:kaliteli bir kahve,sigara ve bilgisayar.şimdi yazının okumaya değer olmadığını anlatan kısmı geliyor.ama anlatmalıyım.suyu ısıttığında içine koyduğun 2 kaşık sade kahveden gelen o koku bi kere seni teşvik eder bi sigarayı yakmaya.önce kahveyi içersin,sonra sigarayı çekersin içine.dışarı verdiğin dumanı da burnunla çekersin.(bak bu 1.sinerji)Sonra açarsın bilgisayarı bir şeyler okur empati kurarsın.eğlenirsin.işte bu senin kendinle geçirdiğin hoş vakittir.arkadaşlarına vakit ayırmadığın zamanlarda onların sana bozulduğu gibi sen de kendine bozulmalısın.kendine vakit ayırmalısın yani aslında kendinle vakit geçirmeyi bilmelisin.illa sigara veya kahve içecek değilsin bu benimkiydi.özen,imren,dene.bir de aç Johnny Cash arkadan ve dinle.öyle son ses pür dikkat değil,başka bir şeyle ilgilenirken sana kattığı huzuru hisset.yaptığın şeyden de zevk al.
Çoğumuz yaşadığı vakitlerden isyan ederek vakit geçiriyor.bunu tek açıklaması şu ki:iğrençsiniz.kendinize gelin!bu kadar boş olamazsınız değil mi?bakınız sayın beyler bayanlar,okuyun.üniversite okuyun.bu 4 yılı boşa geçirmeyin.sadece okumuş olmak için değil,bence bu 4 yılda ne yaparsam ilerde onlardan yiyeceğim.dinamik olun.hadi olalım.mesela yürüyelim Taksim’den Mecidiyeköy’e.birkaç travesti görelim.gece eve 5’te dönelim.yurtdışına gidelim kaybola kaybola öğrenelim.Host familylerle kavga edip 5 kat pijama giyip yorganın altında ağlayalım.ama mutlu olalım o an orda olduğumuz için.Brezilyalı arkadaş edinelim.brezilyalılar iyidir.beni çok sevdiler.seni de severler.güya eğlenmeye gidelim ama eve dönemeyelim çünkü taksi pahalı olsun.sabah 6’ya kadar Leo’yla bekleyelim otobüs durağında.Leo da şişman zenci en yakın arkadaşın olsun orda.eğlenmeyi bilsin çünkü brezilyalı olsun.seni Rio’daki karnavallara çağırsın.bi an kendini filmlerdeki karnaval kıyafetleriyle düşün.nerdeyse giyinmemiş bir şekilde dans ediyorsun aslında çok yapılası.ama en büyük bahane de “i don’t have enough time” .gülerler karşında bu cümleyi sakın kurma.”yaşamaya vaktin varsa” demeye çalışır aksanlı İngilizcesiyle.sonra da şuan hatırlamadığım bir espiri yapar ve soğukta beklememizin geriye kalan 1 saati sadece o salak espriye gülemekle geçer.
Sanırım bu yazıyı burada bitirmeliyim çünkü onu özledim.canım 
zenci dostum.noldu duygusal mı yaptım?yoo yapmadım,resmini görünce gülesim geliyor çünkü o bir komik ,o bir şef.yemek yapıyor ama daha çok yiyor.en çok da gülüyor.sevimsiz sütlü İngiliz çayını seviyor.ama bir kahve değil.saati de 4 yaptık.iyi geceler ayça.iyi geceler dünya.