17 Kasım 2014 Pazartesi

BİRAZ DA BU TARAFTAN

 Ekimi atlamakla beraber bütün yeme içme faaliyetlerini tamamladım sanıyordum Almanya’da. Meğer daha yeni başlamışım. Kendime vakit ayırmakta çok zorlanıyorum ama çalışmaktan değil, koşturmaktan bu sefer. Bu koşturmacanın geri dönüşünü İstanbul’da kütüphaneden hiç çıkamayarak alacağım biliyorum. Peki bugün neden mi yazabiliyorum? Çünkü dün çamurlu yolda kayarak bisikletten uçtum ve şuanda diz kapağımın altında bir diz kapağı daha varmışçasına büyük bir şişlik var, yürüyemiyorum. Ben de özlediğim şeyle uğraşarak, yazı yazarak vakit geçiriyorum.
Yazmakla bitiremeyeceğim bir ton aptal saptal şey yaşadım bile daha şimdiden. Şöyle bir toparlayacak olursam eğer, öncelikle 8-9 kere bisikletten düştüm. (tabi hiç böyle yaralanmamıştım.) Bazen tramvay yoluna girerek, bazen direği ortalayıp vurarak, bazen de insanları ortalayıp kucaklayarak, ama her seferinde bisiklet sağda ben solda, Zeynep’in kahkahalarıyla biten düşmeler. Sonra tabi çok bira içtim, adamların birası bitmiyor ki içmekle. Braunschweiger birası, Bremer birası ay şunu da deneyeyim cart birası curt birası derken aman allahım her şehrin kendine özel birası mı olur ya? Hayır bir de farklarını anlasam  gerçekten, hepsi bir Pilsener benim için. Ee tabi birçok arkadaş da edindim, hepsi birbirinden değişik. Mesela karşı komşumuz Kanadalı, çatıdan geliyor bizi ziyarete. Camı tıklıyor açıyoruz falan. İki odanın da camları aynı çatıya açılınca kapı gereksiz kalıyor herhalde ne bileyim… He sonra Meksikalılar var, hiç kar görmemişler hayatlarında. Bizim çatıda kardanadam yapma planları uçuyor havalarda, bir başka grup da barbekü partisi planı yapıyor aynı zamanda. Geçenlerde dediler yılbaşı ağacı alalım çatıya, olur dedik olur alalım 20 kişi, herkes 2’şer euro atsa vallahi olur. Bir de koltuk atarız, onu da atarız bunu da atarız.(adam koltuk koyacak çatıya camdan geçirip bak, planlara bak!) Sonra Hintliler, Tanrım böyle sevecen, iyi kalpli insanlar görmedim. Şimdiden onların düğününe davetliyiz Hindistan’a. Daha gelin yok ortada ama o iş kolaymış öyle diyorlar, anneleri buluyormuş onlar da evleniyorlarmış oh be, ne temiz iş! Bize sadece bir uçak bileti almak, bir de kıyafet uydurmak kalıyor tabi en zoru da o. Ama söyledim, eğer gelirsem takılar sizden dedim. “Kulağımdan burnuma zincirler, boynumdan kafama burmalar, altınlar artık allah ne verdiyse, böyle omuzlarımdan kollarıma, parmaklarıma falan oradan oraya hani yok mu sizde hep Bollywood filmlerinde görüyoruz.” diye anlatınca korktular tabi biraz, ülke ekomonisine darbe vuracağım sandılar ama ne yapsınlar iyi kalpliler işte ayarlarız dediler. Hintliler iyiler… Neyse robot gibi konuşan Amerikalısından, kapıya “kapya” diyip 15 dakika Türkçe olduğunu iddia eden Hırvatına, veganından, döner hastası almanlarına kadar bir sürü insan…
  Güzel yerler görerek, güzel insanlar tanıyarak vakit geçip gidiyor. Bazen Almanca konuşup tanışmak isteyen oluyor, üzgünüm İngilizce konuşabilir misin diyorum. Bana İngilizce “Alman mısın?” diye soruyor.(bir de tipim benzese…) Böyle insanlar da var, onlardan her yerde var ve tabi “güzel insan” katagorisine girmiyorlar. İlginç olan şeyse o kadar yoğun bir dönemden sonra burada uğraşmam, çalışmam gereken hiçbir şeyin olmaması… Tek önemli olan Almanca ve İspanyolca öğrenebilmem tabi ki bir de gezip arkadaş edinebilmem. İnsanın kafası karışmaz mı? Ne yapacağını şaşırmaz mı? Şaşırmıyormuş işte, buraya uyum böyle yaşamayı gerektiriyormuş: birazcık düşünmeye bile vakit ayıramamayı… Üzülmeye, özlemeye, sinirlenmeye, hayal kırıklığına burada vakit yok. Biraz bu taraftan bakınca, normalde neden olsun ki?
Yani motto hep:

*Ain’t nobody got time for that!