23 Aralık 2013 Pazartesi

HAPPY EVER AFTER


Çay muhabbet istiyor da kahve neden yalnızlık istiyor?
Geçenlerde yine sağlıklı yaşamakla kafayı yediğim dönemlerden birinde çok büyük bir laf ettim:KAHVESİZ DE YAŞARIM dedim.İşte tam o anda kahve tanrısı Erebus tarafından lanetlenmiş olacağım ki sen misin bunu diyen ağzıma yüzüme çarptı bütün hafta...Kahvesiz geçirmeye çalıştığım o zavallı, hedefsiz, sevimsiz, bir karbondioksit tanesi kadar olsa da olur olmasa da olur günler geçmek bilmedi, ama en azından iki dakika önce koskoca karanlığın temsilcisi Tanrı Erebus’u kahve temsilciliğine atamamla bir başka değer daha kazandı.
Şöyle bir özet geçersek,
Öncelikle sabah 8.30 derslerine(evet tekrar ediyorum bütün sabah 8.30 derslerine) uyanamamla başladı gelişigüzel hafta.Zaten 7de hava karanlık oluyor, ben o sıcacık yataktan nasıl çıkayım da saatte 5 kelime hızla ders anlatan, ses frekansı hiç değişmeyen hocanın dersine gideyim.Neden gideyim?İşte bu noktada ortaya çıkan kahve, bir araç değil de koskoca bir amaç oluveriyor adeta.Eğer hayatınızda kahve yoksa uyumaya devam etmeniz an meselesi…Hatta bakınız elinizde telefonunuz, alarmınızı 15 dakika sonraya ertelemeye çalışırken, uyanınca “ayy resmen bayılmışım!” diye anlatacağınızdan ve vicdan azabı çekeceğinizden de gayet eminken: işte uyumuşsunuz bile.

İki!Kahve yerine içtiğim abuk sabuk limon, nane, zerdane, merdane, kestane, her derde şahane bitki çayları beni benden aldı.Ancak bir antidepresanın bu kadar gevşetebileceği bu ot suları ömrüme kattığı ömrün hıncını, yaşama sevincimi kurutarak hatta ve hatta bana baygınlık etkisi yaratarak çıkardı.Koca bir hafta sonunda bir de baktım ki doğal ekosisteminde günde 10 saat uyuyan bir canlı türüne dönüşüvermişim.
Üç!Geri getiremediğim yaşam enerjime sinir olup çevremdekilere de bunu aşılamak istedim.Kahvenin, ağzından fışkırana kadar selülit yaptığını, orijinal eroinman gözaltı morluklarına ve erken yaşta babanneleri kadar kırışığa sahip olabileceklerini “çok şanslısıııın!” gibi sinsi gülüşlerle anlattım.Metabolizmanız çökecek, ZARARLI, ZARARLI diye heryerde, herkese bağırdım.”kahveyi bırakmayı hiç düşünmemiştim buna hiç gerek duymuyorum.” Diyenleri erken öleceklerine ikna edene kadar başlarında zebani gibi konuştum, çirkefleştim, o lanet bitki çaylarını içsinler de benim kadar sıkılsınlar diye binbir takla attım.
Sonuç: gidemediğim derslerime, yapmadığım projelerime, saygı duyduğum tek bitki çayı olan yeşil çaya ve kahveyi ne kadar gerekli bulduklarını anlatan onca insana yaptığım sevimsiz, münasebetsiz yaşlı teyze konuşmalarına itafen sağlığıma dönüp baktım, mutfağa gidip kahvemi yaptım.
Hayatımdan bir insanı çıkarmak kadar zorlandığım şu süreç bana çok önemli bir şey gösterdi: kahve benim dedikodu yapan kız arkadaşım, boş zamanlarında tornavidayla bilgisayarının kasasını açan yan komşum, düğünümde oynayan kayınçom olmuş!İşte bu yüzden kahve içmek için bir insana ihtiyaç yokmuş.Çünkü o, hayatında bir insan kadar yer kaplayabiliyormuş.
Kahve kadar yokluğunu hissettirecek insanların yeniyılda da yanında olması ve duygusallıktan ölmemen dileğiyle!

End of the happy ever after story.

12 Aralık 2013 Perşembe

Mutlu Kış Yaşam Formu

 Bir süredir ilk defa bu kadar kendime vakit ayırabiliyorum ve önemli bir şey olduğunun farkına tekrar tekrar varıyorum.Aslında şuan yazdığım şeyin bir kod öbeği olması gerekiyor ama ben Sevgili Ayça, %5’lik projesinden sıfır almak o kadar umruna olmuyor ki Word’e tıklayıveriyorum.Bu seferkini yayınlamak için yazmıyorum bilesiniz bu benim için.Ve başlıyorum…
 Koca bir hafta ve geçtiğimiz haftasonunu da içine katarsam bu süreçte beni tanıyacak bir ebeveynden hokkalı bir kınama alırdım herhalde.Kızım sen hiç ders çalışmaz mısın?Kızım sen okula gitmez misin?Ah başımıza gelenler bu kadar içilir mi?Senin okula gitmemenle hava durumunun ne alakası var okulun dibinde oturuyorsun, aman yoldan çıktı bu kız vs. vs. vs.Bunlar omurgası tam bir daireyi tamamlamaya ramak kalmış, çenesi karnına değen, anatomisini tam olarak saptayamadığım bir teyzenin aklından geçmiyor sadece, doğuştan sahip olduğum özel yeteneklerim ve teyze bakış açım sayesinde benim de aklımdan geçiyor.
 Cumartesiden başlayacak olursak eğer, dışarı çıkmaya hasret kalmış 6 haftadır sınavlarla cebelleşen lanet olası bir Ayça parçası olarak atıyorum kendimi bir cluba.Kendimle birlikte pek kıdemli arkadaşlarımı da alıveriyorum yamacıma ki, ben sarhoş olabileyim rahatça.Hop orada oyna hop burada oyna bitiveriyor cumartesi de.Pazar oluyor, hani Ayça’nın haftaya sınavı yok ya ne yapsa ne yapsa düşünüyor taşınıyor patlatıveriyor ev partisi bu sefer.Pazarı da bitiriyor böylece.Pazartesi iki saatlik bir dersten çıkıp koşarak şarap gecesine gidiyor bu sefer de, tutabilene aşkolsun.Led ekranda şömine ve peynirle başlayan şarap gecesi çiğköfteyle bitiyor.Ağzımız burnumuz şaraptan simsiyah olmuş bir şekilde fotoğraflarda dudağımız yarılmış gibi çıktığımızı anlayana kadar poz veriyoruz ve geceyi kapatıyoruz böylece.Bu kadar hareketli üç günün ardından enerjisi dibe vurmuş bir halde dönüyor zavallı Ayçacık evine.dönüyorum sonunda evime…

 Ben evime dönüyorum, yılın ilk gördüğüm karı yağmaya başlıyor ve evden çıkmamaya ant içiyorum.İşte o günden beri evdeyim gerçekten.Salı günü X-men serisini baştan sona izliyorum(tabi bu 5 film ediyor)Oh be diyorum, bunu çok özlemişim.Evin içinde duvarı tırmıklayan Volverineler mi dersin, beyin gücüyle kaşığı ağzına götürmeye çalışan Ayçalar mı..(izletmeyeceksin bana bu kadarını aniden)Bi sürü çay içiyorum, kar hala yağıyor.Elimi camdan dışarı uzatıyorum, kara dokunabilmek için.O kadar uzun süre camda durmuş olacağım ki apartman girişindeki kafenin sahibi bana dik dik bakıyor.Kafamı sokuyorum hemen içeri.Bacaklarım kaloriferden sımsıcak, yüzüm kardan sopsoğuk olmuş.Dayıyorum kafamı bacaklarıma ve tostoparlak oluyorum kaloriferin dibinde.Salı gününü de böyle büyük aksiyonlar yaşamadan bitiriyorum.Gece o kadar çok gök  gürlüyor, şimşek çakıyor ve kar yağıyor ki, korkudan yarım yamalak uyuyabiliyorum.
 Çarşamba sabahına küçük dostum Frodo’yla kendimize yiyecek birşeyler hazırlayarak başlıyoruz ve ben kararlıyım, okula gideceğim.Bir rulo kağıt gibi giyiniyorum kat kat, nefes alamayacak şekilde şalı ağzıma boynuma doluyorum, terörle mücadele ekibinin dikkatini çekecek şüpheli şahıs kimliğine bürünebiliyorum böylece.Mecidiyeköy meydanında karşıdan karşıya geçebilmek için tam bir daire çiziyorum.Gerçekten de gelmeyeceğini bile bile, trafiğin o felç halini göre göre, büyük bir ümitle yarım saat otobüs bekliyorum.Neyse ki annem arıyor da, eve geri dönmem için beni ikna ediyor yoksa okula yürüyeceğimden korkuyor.Vay be, bunu neden düşünemedim ki diyorum içimden ve bir insan topluluğunu takip ederek, karşıdan karşıya geçmeye, eve dönmeye çalışıyorum.En öndeki adam yolun gölete dönmemiş kısımlarını bulup ilerliyor ve biz de onu takip ediyoruz.Tabi ben bu süreçte 3-4 kere baldırıma kadar suya batıp çıkıyorum.Karın üzerinde dengede kalarak, koşarak, atlayarak, zıplayarak ilerliyoruz.Bu bir yaşam mücadelesi!Burası survivor!
 Neyse ki daha çok gaza gelmeden eve dönebiliyorum ki binalara tırmanıp, yoldaki küçük göletlerden yüzerek geçmeye çalışmayayım.Çok üşüdüğüm için tabi ki hemen giriyorum battaniyenin altına.Parmaklarıma taktığım mandalinaları bir bir yiyerek akşama kadar kitap okuyorum.Adeta bir buz kütlesine dönmüş kuzenim ve atkısı yüzünden kimliği belirlenemeyen arkadaşım tutuklanmadan sıcak çikolatayla eve gelebiliyorlar.Açıyoruz yine ‘ağlamalı duygusal film’ yazarak bulduğumuz bir filmi.Perişan oluyoruz, helak oluyoruz duygusalımızdan.Film bitiyor, cama yapışıyoruz koca bir aşkla.Kar yumruk kadar yağıyor çünkü.Hadi diyoruz.Hemen çıkıyoruz kardanadam yapmaya.Büyük bir emekle ve sabırla baya da kocaman, dil çıkaran, apaçi bir kardanadam yapıyoruz.Bu süreçte bakışlarını bizden eksik etmeyen camdaki yöneticiye ve Kuş’a da teşekkürlerimizi iletiyoruz tabi ki.(aidatı en kısa zamanda vereceğiz merak etmeyin!)Cici kardanadamımızın adını Roç koyup, bir ton fotoğraf çekildikten sonra eve dönüyoruz.Sıcak çaylarımızı tam bitiremeden, yeni açtığımız filmin tamamını izleyemeden, sızıyoruz battaniyenin altında.
 Uyanıyorum perşembeye, bakıyorum da yine okula gitmemişim.Ödev de yapmıyorum.Hava koşullarını kendime en büyük bahane yapıveriyorum hemen.Bursa’ya gidiyoruz bir de güya bu akşam ama geçtiğimiz 2 günün tüm ido seferleri iptal olmuş.Eğer bugünküler de iptal olursa bir daha hiç evden çıkamamaktan korkuyorum.Hayatını kitap okuyup, gün boyu film izleyerek devam ettiren, sürekli kahve içen  ve Louis Armstrong dinleyen, sıkıldığında kardanadam yapan, ödül olarak sıcak çikolata isteyen bir “kış yaşam formu” na dönüşüyorum zalimce.
 Dönüştüğüm bu evcil yaşam formunu(yani beni) yan komşunun kedisine benzeten oluyor.İlk başta biraz kırıcı oluyor tabi ama evet bence de sima olarak biraz andırıyorum.Eğer şartlar böyle devam ederse Aralık ayını evde meditasyon yaparak ya da kapı önünde kar oynayarak, sorumluluklarımdan bir haber bitireceğim gibi görünüyor.Ziyaretime beklerim burası bir harika, kış bir harika, kar bir harika!
 Oha, Roç’un kafasını koparmışlar!Gideyim de kuzenim eve gelene kadar başka bir kardanadam yapayım.

 Mutlu Kışlar.