16 Ağustos 2015 Pazar

NEM YÜZDE 74

Bazen yola koyulmak yolu bitirmekten çok daha zordur. Bitmiş yolu mu istersin yoksa yeni bir macera mı deseler, hazır yaşanmışı varsa ben onu alayım nolur artık benimle uğraşma kadeeer derim, hatta KADER diye bağırırım.
Diyorum ki, en iyisi bırakalım bu işleri, bir adaya yerleşelim. Adada hep yağmur yağsın ama o kadar sıcak olsun ki yağan yağmur üstüne yapışsın. Mesela nemden ölecek gibi hisset. Sinekler kafan kadar olsun, seni ısırırlarsa "acaba ölür müyüm ya, kuzenimi arayayım da bir helallik isteyeyim." diye düşün. Kader değil mi işte, herkes Amerika'ya gider çalışmaya, okumaya, staja, benim önüme Hong Kong çıktı. Tabi sevindim ama tedirgin de oluyorum bir yandan, çünkü kimsenin bir fikri yok acaba ben nereye gidiyorum? Kısaca Hong Kong'a Türkiye'den genel bakışı thy çalışanının "Hong Kong Japonya'da mıydı ya?" sorusu açıklıyor zaten. Daha da kötüsü orayı ülke sanan arkadaşım bile var... Tamam Asya'da ama herkesin bilgisi bu kadar. Ee devamı? Devamı yok. 
Konu yemeğe gelince öyle değil işler tabi. Başladı ben daha gitmeden bir ne yiyeceksin ne yiyeceksin sorusu. Az önce Hong Kong'u Tacikistan'da sanan adam bir anda Hong Kong gurmesine dönüştü. Hikayeler yağmaya başladı herkesten ayrı ayrı: " Benim annemin arkadaşı gitmiş, hep böcek yiyorlarmış!", "Hani Eminönü'nde balık ekmek yeniyor ya, onlar da ekmek arası yılan yiyor. Böyle başıyla kuyruğu ekmekten sarkıyor falan.", "Bir meyve çeşidi varmış, o kadar kötü kokuyormuş ki kapalı alanlarda yemek yasakmış." gibi gibi örnekler.
Şimdi ben ne yapayım istiyorsunuz acaba? Bir kişinin bile mi yediği güzel birşey yok? Ben nereye gidiyorum? Allah da oranın belasını vermiş gibi bir şehirmiş o zaman orası? Tabi bu gibi örnekler sayesinde ben psikolojimi Survivor'a gider gibi hazırlıyorum. Annem de aynı şekilde valizimi... Ne bulduysa koyuyor kadın napsın, kızı oralarda kokulu meyve mi yesin, yılan ekmek mi? Evde bir seferberlik... Yine bir kapanmayan valizin üstüne oturan Ayça.
Pasaport kontrolünü geçiyorum ve gidiyorum bekleme salonuna. Bakmayın Atatürk Havalimanı'nda olduğuma, salona adımımı atmamla Çin'e giriş yapmam bir oluyor. Yani orası Türkiye olamaz artık, kendimi turist gibi hissediyorum. Komple Çin Halk Cumhuriyeti, bir de ben işte Türkiye'yi temsilen... Hong Kong uçağını bekliyoruz hep beraber. Uçağa bindiğim anda uyuyorum ta ki inene kadar. Hiç insan uçakta 10 saat aralıksız uyur mu demeyin, uyuyor... Uyudum. Tüm yemek servislerini kaçırdım ama olsun, uyandırmaya çalıştılar, yok yine de uyudum. Öyle ya da böyle çok merak ettiğim Hong Kong'a (benim için bir nevi survivor'a) sonunda iniş yaptım. Uçaktan indiğim anda yüzüme çarpan sıcak hava dalgası, ada kosullariyla mücadelemi resmi olarak baslattı. Nasıl leş, nasıl iğrenç bir hava. Nem %74 olur mu ya? Siz ne yapıyorsunuz, solungaçla mı nefes alıyorsunuz ey değerli Hong Kong halkı... 2 dakika dışarıda kıpırdamadan durunca yosun tutuyorsun, öyle bir yer burası. Pencereyi çok açık bırakmamam için beni uyardılar, inanamadım. Kağıtlar ıslanabilirmiş nemden, valla hayret ediyor insan ilk günlerde.
Şimdi buraya geleli 2 haftayı geçiyor. O bana örnek verilen tanıdıkların tanıdıklarının 5 günlük turistik gezilerinde yaşadıkları 2 saatlik kesitlerin kat be katını ben her öğle yemeğinde yaşıyorum, bizzat Çinlilerin ta kendileriyle çalışıyorum, geziyorum, tozuyorum. Hatta neredeyse alıştım bile denebilir.
Masada tavuk ayağı, deniz böcekleri, sülükler ve gerçekten ne olduğunu anlamadığım deniz yaratıkları görmüşlüğüm, bir kaçını denemişliğim vardır. Ayrıca tapınaklarda her bir tanrıdan ayrı ayrı dilek dilemişliğim, tütsüler yakmışlığım, el falıma baktırmışlığım, gaza gelip sağa sola kırmızı dilek ipleri bağlamışlığım, selamlaşırken birbirine sarılmayan, öpmeyen, el bile sıkışmayan çinlilerin bazılarına zorla sarılmaya çalışmışlığım, iki güzel yer göreceğim diye sıcağı sıcak, yağmuru yağmur gibi olmayan bu şehirde güneşten amele yanığı olmuşluğum, bazı günler işe giderken 10 dakikalık yürüme mesafesinde elimde şemsiye olmasına rağmen yağmurda sırılsıklam olmuşluğum da vardır, malesef doğrudur. Herşeyi uç noktalarda yaşayan bu adada, eğer çinlilerle yiyor, içiyor ve onlar gibi yaşıyorsanız çatal bıçak bulmak da oldukça zor olabiliyor. Günlük hayatta chopstick kullanmaya daha yeni yeni alışıyorken ve her yediğim lokma için canım çinli arkadaşlarım tarafından alkışlanıyorken tek dileğim, umarım bu duruma kendimi çok kaptırıp dönünce de chopstickle hayatıma devam etmem...
Bir şekilde, asyanın göbeğinde, 5 saat ileride yaşıyor ya da yaşatılıyorum, keyfim yerinde, iyiyim. Sıcaktan ölmezsem şimşeklerden biri de denk gelebilir, belki öyle de ölebilirim. 
Ada koşulları göz önünde bulundurulsun, ona göre Ayça çok özlensin. Ne olacağı belli olmaz. 
Sevgiler.

30 Mart 2015 Pazartesi

Sevgiler Şelale Olmasın!


Demek ki başlamak için Mart'ın bitmesi, onun tamamen hayatımdan gitmesi yani totalde bir bahar temizliği gerekiyormuş. Başlıyorum arkadaşlar, sıfırlamaya başlıyorum. Sanki unuttum gibi de epey... Bir de şu Facebook'tan fotoğraflarını görmesem sanki tam olacak çünkü bir kaşık suda boğasım gelmeler, nolur asla benle olduğu kadar bi daha eğlenemesinler, gıcıklıklar, bencillikler, soğumalar ve sinir olmalar başladı, şükürler olsun. Bu da şöyle bir faktör ki, gözüm kör salak salak gezinmiyorum artık. Kendimi onun yanında bıraktım da burada ruh gibiyim hallerim son buldu, yaşıyorum yahu! Zaten ben ne ara bu kadar dertli aşık olmuşum, ne ara abartmışım kendimi de bilmediğim triplere girmişim. Bir toparlan, silkin kendine gel canım dedim, nedir dedim, değer mi aman be lanet olsun dedim laneet... Yine abarttım, ama kendimi de kabarttım oh sefam da oldu.
Şimdi ne yapıyoruz peki? Öncelikle havaları düzeltiyoruz sayın Mikail, itiraz istemiyorum. Yağmur, çamur, gri, pislik bir hava. Sen de seviyorsun burnumuzdan getirmeyi, iki güneş gören başımıza bir şey mi gelecek hayırdır diye korkuyor ya! 8 ay yağmur mu çekeceğiz, İngiltere miyiz biz İsveç miyiz, kendinize gelin ya!
Daha önemli bir içerik olarak: tiryakilikleri bırakmamız lazım canım, kek yapmak gibi mesela. Ev halkı obez olmuş, sabah akşam senin kekin bayatlamasın diye seferberlik başlamış, başka hiçbir şey tüketmeksizin arkadaşların derbeder halde her öğün yemek zorunda kalıyor, sen hala havuçlu cevizli tarifleri araştırıyorsun. Bir dur artık! Tamam abartmayı seviyorsun, anladık yapabiliyorsun da ama insanlar 3 yumurta, 2 su bardağı şeker kusacak, yeter!! Diyeceğim o ki, tiryakilikler kötüdür, yanlıştır, onları bırak... 
Tabi bir de şu boşvermiş haller var. Ya sen hayatındaki en salak şeyleri bile ciddiye almışsın bu güne kadar, alt kattaki deli komşuları bile! Şimdi bu Bob Marley havaları niye? Saçını da ördür bari güzel kızım, özlü sözler falan da söylemeye başla: Bu hayat bana; insanların gülemediği için ağladığını.... falan filan... (Bak oluyor mu? Cümleyi tamamlayamadım bile.) Bu serkeşlikler senin neyine, boyuna posuna mı, kara kaşına gözüne mi? Atıyoruz bütün kışın yorgunluğunu, 18 saat uyumaları da geride bırakıyoruz. Sanki baya bir dinlenmişsindir artık, şöyle bir jeneratör kadar enerji toplamışsındır en azından. Sabah 8.30 derslerini veren hocaların güzel yüzünü özlemişsindir, ne bileyim belki tanışmak istersin sınavlardan önce? Tamam bu pek iç açıcı bir teklif olmadı, Sadettin hocanın yüzü de pek güzel değil zaten, esprileri de insanda kendini öldürme isteği uyandırıyor ama olsun bir dene sen.
Yeni birşeyler de yap mesela, ama pek yakınlarda değil. Ayrıca bu kesinlikle portakallı kek yapmak ya da Lehçe öğrenmek de olmasın. Denedin bitti onlar artık yenisi lazım. 
Evet tamam, şimdi tam olarak şuan başlıyorum bahar temizliğine, ben bitirene kadar Nisan gelsin, havalar ısınsın, güneş gözlüklerinden canımız sıkılsın. İşte o zaman Mart'ı hatırlamam bile... Umrumda olmaz, asla arkamı dönüp bakmam, günahımı vermem bee! Aman Mart da neymiş. Yürüsün gitsin!
Sevgiler şelale olmasın, savaşlar bitsin, sevilen diziler hiç bitmesin, herşeyi de abartmayın ayrıca... 
Haydi iyi günler!!!

7 Ocak 2015 Çarşamba

Elime Yüzüme Bir Su Çarpıverin

"Bir gece yarısı 2.30da benzinlikte beklemediğimiz kalmıştı! Ammmaan bir tarafımız şişmesin diye içimizden bir gerizekalı hepimize yanlış saatte yanlış yerden kalkan bir otobüse bilet almış da sağolsun, şuanda euro bile geçmeyen bir benzinlikte bir masaya oturabilmemiz için yine o gerizekalının cimrilikten ölerek aldığı 2.5 litrelik suya bakıyorum. Ve tekme atmamak için kendimi zor tutuyorum. Sanıyordum ki bu "hallederiz, o iş bende!" tripleri sadece türk erkeklerinde var. Yok ben haklarını yiyormuşum. O ne özgüven ki, bizim döşü kıllılara taş çıkarır maşallah hava cıvasıyla. Sanırsın iş adamı da, haftasonu Polonya'ya kaçamak yapıyor Chirstmas öncesi. Hayret ediyorum, şok okyanusunda yüzüyorum adeta, bütün geziyi şu gerizekalıya sinir olarak çarçur ettim sanıyordum ama beni hiç haksız çıkarmadı. Bizi gecenin 3'ünde benzinlik köşelerinde perişan etmeyi bırak, burayı bulana kadar bindiğimiz taksi parasını da bana ödetti. Örümcek hislerim asla yanılmıyor boşuna sinir olmamışım demek ki...
Bir de burada tavşan şapkamla dalga geçen Polonyalı kardeşlerimiz var. Yahu gecenin körü afedersiniz açın da bir tarafınıza gülün. Sanki Lehçe konuşunca ben anlamıyorum. Bana bakarak gülüyorlar işte ne yapayım şimdi tavşan şapkamı fırlatıp içimdeki vahşi kaplanı mı çıkarayım ortaya. Lanet olsun diyip alıp başımı gidemem de, saat gecenin körü, pasaportumun zarzor geçtiği bir ülkede ıssız bir benzinlikteyim. Atar gider zamanı değil şimdi edebimle oturmam lazım. Şapkam da komik zaten biraz da hak veriyorum. 
Ben yanımdaki gerizekalıyla konuşmamak için, sinirimden ağzımdan köpükler çıkara çıkara aynı şarkıyı ikiyüzüncü sefere dinlerken, kendini sandalyeden atıp yerde kıvranmamak için zor tutan diğer masum arkadaşım da kitap okuyor yazık. Saat 4 yaa 4, sabah oluyor artık! Kızcağız kitap okuyor ya günah değil mi, hayatınızda böyle bir kültürel aktiviteye maruz kaldınız mı hiç?? Ay neyse bizim burada kültürel aktivitelerimizi tamamlamamıza bir saat kala, "Almanya sınırına geçelim euroları boynuma takacağım" gibi büyük laflar ederek, azıcık da lanet olasıya laf sokmaya çalışarak zamanın geçmesini bekliyorum. Ama farkındayım ki bütün euroları bizi kazıkladığını bile bile taksiciye verdim. 10 centlerden kendime Trabzon burması falan yaparım artık...
Büyük konuşuyorum, çünkü büyük konuşmak istiyorum: bir Almanya'ya döneyim Christmas tatili boyunca evden markete gitmek dışında çıkan, şu gerizekalıya herhangi online bir platformdan cevap veren, kapıyı açan, fotoğrafını like'layan, herhangi bir şekilde kontakta bulunan ve bir daha biletini başkasına aldıran, taş olsun!!! Polonyalı taksici amcanın olmayan Almancasıyla anlatmaya çalıştığı şeyleri anlamak zorunda kalsın inşallah!!!! Ama yine de Mutlu Christmas Breakler, mutlu yeni yıllar herkese ( ben bir benzinlikten, gece saat 4'te, böyle bir mahrumiyette bile iyi dilekler yolluyorsam ya çok iyi biriyim ya da tansiyonum düştü elime yüzüme bi su çarpıverin. ) "


24/12/2014 03:40
Poznan, Polonya 

3 Ocak 2015 Cumartesi

"Hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır."


Evet, şöyle 2014 ile ilgili totalde bir kritik yapacak olursam eğer: beklentisi düşük, getirisi yüksek bir yıl geçirdim diyebilirim. Ne dilediğimi hatırlamıyorum çünkü rezalet sarhoş olduğum bir yılbaşıydı 2014! 1 Ocak sabahı da kendime hedef koyamayacak kadar bitkin olduğum için “bu yıl da biraz plansız olayım canım seneye inşallah!” demiştim. O an öyle olmak istemiştim, peki sonra ne oldu? Ömrü hayatımın en yoğun, ölümcül hareketli, koşturmacayla geçen yılını geçirdim. Nasıl mı?
BÜTÜN ÖNEMLİ KARARLARI 2 GÜN ÖNCEDEN ALARAK!!

Başlıyorum.

1. Tam yılbaşından sonraya denk gelen finalleri batırdığım için ortalamam yerle bir olmuştu. Hayal kırıklığına uğramıştım çünkü hem aynı anda iki bölüm okuyup hem de her haftasonu gezmeye tozmaya çıkılamıyordu, işte her şeyi berbat etmiştim. Tam o noktada (semester tatilinde tüm notlar açıklandığında) ‘fedakarlık’ kararı aldım. Bir şeylerden fedakarlık etmek zorundaydım. Ya günümü gün edip eğlenecektim, hayatın tadını çıkaracaktım ya da 21 yaşımda ders çalışarak kütüphanede çürüyüp gidecektim… Doğru mudur yanlış mıdır bilinmez, kınaması size, pişmanlığı bana kalmış kütüphanede çürümeyi seçtim. Tabi sonuçta ortalamamı yükseltmedim mi? Salak mıyım o kadar çalışmaya, algım mı düşük, zekam mı kıt tabi ki yükselttim!! Ama ben de bittim…

2. Tüm sosyal mecralarda gördüğüm ızgara maşası bacaklı kızlar yetmişti, kıskançlıktan sabah koşularına bile çıkmaya başlamıştım. Farkında olmadan spora eğilimim kıskançlıkla doğru orantılı olarak artıyordu. Benim de zayıflıktan belim kopsun, beni gören “hiç yemek yemiyor musun kız, bir deri bir kemik kalmışsın” diye üzülsün istiyordum. Ve spor salonuna yazıldım. Bir deri bir kemik kalmadım tabi, hatta aradan 2 ay geçince hevesim de kaçtı, daha az uğramaya başladım spor salonuna. Çünkü hayat tahmin ettiğimden daha yoğun olmaya başlamıştı, yemek yemeye vaktimin olmadığı günler olduğunu hatırlıyorum. Bazen sabahlara kadar çalıştım uykusuz kaldım. Yani sonuç olarak spordan mıdır, koşturmacadan mı bilemiyorum ama (burada konfeti patlıyor) zayıfladım.

3. O kadar yoğun bir tempoda yaşadım ki bir dönem, “sen neredesin yahu!” diye isyan edenler oldu. Stresten ağzımın kenarları egzama oldu, monotonluktan içim geçti. Hayat bu değil, yaşamak bu değil isyanlarımın doruk noktasına eriştim ve son başvuru gününde (gecesinde kararını alarak) Erasmus programıyla Almanya’ya gitmeye karar verdim. Zaten üç tane okul seçebiliyorduk, sadece Je t’aime demeyi bilerek de Fransa’ya gidemezdim, Almanya’da da İngilizce bilmeyen Türkçe biliyor dediler. Aldığım gazla, azıcık yazı turayla biraz da haritadan şehirlere bakarak salladım üç üniversite gitti valla oh sefam olsun! Şansıma da gitme hakkı kazanmayayım mı, ne olduğunu nasıl olduğunu ben de anlamadım. Bir sürü saçma sapan belge zıvırtısından sonra aman allahım resmen sadece Almanya’daki okuldan haber beklemek kalmıştı, Ekim’de pılımı pırtımı toplayıp gidecektim.

4. O kadar salak saçma gidiyordu ki her şey (paldır küldür demeliyim belki de) asıl yapmam gereken şeyi yapmayı unutmuştum. Bilmiyorum özgüvenim mi yetmemişti, yoksa aman beni ne yapsınlar mı demiştim hiç hatırlamıyorum ama son gece o anın verdiği cesaretle neden şansımı denemiyorum, ne kaybederim canım diyerek 15 tane vidyo çekip içlerinden en iyisini Microsoft staj başvurusu için son saniyede yolladım. Son saniyede derken gece 12’de kapanan başvuru formunu 11.30’da yolladım. Bir an beceremedim diye de ödüm koptu tabi, salağım çünkü o ana kadar beklenir mi? Hayret bir şeyim… Gelgelelim Microsoft’un beni kabul etmesiyle ve tabi staj döneminde öğrendiklerimin de katkısıyla yazılım dünyasına olan bakış açım tamamen değişti. Böyle uygulamalar yazmaya kalkmalar, kendime görev edinmeler, sorumluluk sahibi olmalar falan. Hemen büyük adam oldum hemen. Olsun aferin bana.

5. Daha yazmakla bitmez son anda aldığım uçsuz bucaksız kararlar ama en en en önemlisi: hobimi unutmamaya karar verdim. Geldiğin yeri unutmayacaksın bir kere, değerini bileceksin. Hatta katlayarak gitmek lazım ama bizde o kafa ne gezer. Şarkıcılık falan değil tabi yanlış anlaşılmasın, öyle bir bahsettim ki sanki beni pavyonda keşfetmişler de ünlü ses sanatçısı olmuşum. Nerede bende o ses, nerede işte…yok. Ses desen yok, resim desen Cin Ali’den ötesi beni aşıyor, şöyle bir hiphop, R&B dansçısı da olayım isterim ama başımın üstünde dönmeye kalkarım hastanelik olurum falan hiç gerek yok. Yazmak diyorum yazmak, kendisi benim hobim olur. En güvenlisi, en sağlıklısı. 2014’te değerini tekrar tekrar anladığım, çoğu zaman saçmaladığım ama zevk aldığım dünya. Bence sadece kendim için bile hakkını verdim bu sene, kendimi tebrik ediyorum. (Umarım sen de kendi hobinin hakkını vermişsindir sayın okur.)


Peki aldığım tüm kararlar mı başarılı oldu, tabi ki hayır. Sonu faciayla biten kararlarım da var. Hatta çoğu mu facia desem bilmiyorum… Koltukta misket böceği gibi diz kapaklarıma yapışmış, tostoparlak şekilde ağlayarak “bana da müstahak, yazıklar olsun ” dediğim anları uç uca eklesem dram filmi kategorisinde en iyi kadın oyuncu Oscar’ı falan alırdım herhalde… Ama kaideleri bozmak için yazıyorum bugün. Hata yapıyorum, öyleyse yaşıyorum… Herkesi affediyorum 2015’te, kendimi de. Hoş geldin yeni yıl, sıfırdan başlamak için mükemmel bir bahanesin.

Aldığınız yeni kararların hakkını vermeniz dileğiyle, herkese güzel bir yıl olsun.